24 Aralık 2015 Perşembe
19 Aralık 2015 Cumartesi
1 Aralık 2015 Salı
21 Temmuz 2015 Salı
DEVLETİMİZİN KARİZMASI
Ülkemizin
bazı kesimlerinde malum bir terör örgütü ülke gençlerimize devletimizden daha
yakın durmaktadır. Onlara devletimizden daha sempatik ve karizmatik gelmekte
hatta bu gençlerden çoğunun devlet memuru olanlarında bile bu durum
gözlemlenmektedir. Ne yazık ki yeni nesillerde bu neredeyse istisnasız gibi bir
hal almıştır. Bunun sebebi o terörist çete ile oradaki insanların yalnız başına
bırakılmasındandır. Bu durumu ben şu şekilde incelemek istiyorum:
MİT’in ‘’feodal sistemi’’ kırmak için
bir örgüt kurması ve neredeyse hemen sonra o örgütteki inisiyatifini kaybetmesi: Bu sistem bozukluğundan kaynaklı
devletin en yoğun olduğu-olması gereken bir birimin teoriden pratiğe kadar
yanlış bir harekette bulunması dikkat çekiyor. Oradaki halk o ‘’feodal’’ denen
yaşam tarzı ile binlerce yıl yaşamıştır. Onların yaşam biçiminin bu kadar net
şekilde hedef alınması bir kere o zamanki devlet sistemimizin insanının yaşamı
ile kavgalı halini gösteriyordu (bakabilirsiniz: ‘’ Türkiye’nin Dikkatine
Sorular, Arayışlar ve Notlar-Dersim Travması: http://trosmtr.blogspot.com.tr/2014/06/turkiyenin-dikkatine-sorular-arayslar.html ‘’ ) ‘reform ve ıslah’ çabalarının
amaçları halkın kültürünü hedef alma amaçlı olmamalıydı. Bununla birlikte o
önce kurup sonra da hemencecik inisiyatifi kaybetme durumu ise diğer sistemsel
bozuklukların reaksiyonunu göstermektedir. Tabi bunun önüne geçmek adına 90’lı
yıllardaki (iyi niyetli memurlar haricindekileri kastediyoruz) ‘’müdahaleler’’ bir
devlet sistemi yüzünden bir devlet ile vatandaşının nasıl birbirinden uzaklaştırılabileceğinin
ve birbirine küstürüleceğinin hikayesiydi. Zira sağlıklı bir sistemde bir
istihbarat örgütünün en başlıca görevi adam kaldırmak olmaz. Şunu tekrar
belirtmek gerekir; iyi niyetli işlerin ve memurların haklarını vermeliyiz. Aslında
JİTEM bir Teşkilat-ı Mahsusa mantığı da taşıyordu: Teşkilat-ı Mahsusa’nın
tarihte öne çıkan gerçek özelliği ‘çete
savaşı’ formasyonuyla hareket eden bir mücadele olmasıydı. ( Bunun için kaynak
olarak ‘’Derin Tarih’’ dergisinin birinci özel sayısına bakabilirsiniz.) Ancak
sistem bozuk olur ise bu devlet faaliyetlerine ve amir-memur ilişki ve davranışlarına
da doğrudan etki eder. Daha sonraki süreçlere baktığımızda ise ‘’çözüm sürecinin’’
en önemli hatalarına rastlıyoruz; oranın halkını, sorunlarını ve muhatabı o
örgütten ibaret sayma ve orada demokrasi ve özgürlük adına (!) güvenlik
güçlerini pasif duruma getirme. Olur şey değil! Devleti ceberut halinden
arındırayım diye güvenliği savsaklamak! Yine bir sistem bozukluğu da işte
kendini burada ele verdi; devlet sitemimizin ‘ince ayarı’ yok, bu güvenlik ve özgürlük
durumlarının; çeşitli tarihsel-sosyolojik ve daha çok bunlar kaynaklı sistemsel
nedenlerle ortasını bulamıyor. Oysaki ikisi hiçbir şekilde birbirinden ayrı düşünülemez
zira bütün hakların kaynağı yaşam hakkıdır. Bir örgütün oradaki insanlara
zulmetmesi; onların çocuklarını kaçırıp durması, onları öldürmesi, yakması,
kesip-biçmesi, oy haklarına el koyması düşünülemez. Yaşam: güvenlik; insan gibi
yaşamak için devlet teşekkül ettirip onun imkanlarından faydalanmaktır. Yapılan
ise içtimai hayattan devlet disiplinini çekmek olmuştur. Karşılığında ortaya
çıkan zulüm ve kaos ortamına şaşırmamak gerekir.
Yukarıda
irdelemeye çalıştığım üzere örgütlerden ziyade devletimizin bütün vatan
topraklarında karizmatik ve sıcak bulunması için gerekenler yapılmalıdır.
Devlet sisteminin ‘yazılımı yeniden kodlanmalıdır’. Arması bile olmayan bir
devlet anlayışından kurtulunarak; halkının kültürü ile kavgalı olmayan ve bu
şekilde gerçek manada milli olan ve karizmasının da çoğunu buradan alan bir sistem
inşa edilmelidir. En başta tarihimizin moralimizi bozmak için değil de moral
değerimizin artırmak için kullanmalıyız. Tarihimize sağlıklı yaklaşmalıyız.
‘’Hasta adam’’ travmasından kurtulmalıyız; ne yani birine çamur atılınca onun
hakkında söylenen gerçek mi olurmuş! Tabi bunu okullara aksettirmeliyiz; Güneydoğu
Anadolu bölgesinin bin senelik hem de gurur duyulacak bir tarihi var
Anadolu’nun diğer bölgeleriyle…
Nasıl
olabileceğine dair spesifik örneklerle sonlandırmak istiyorum. Geçende bir
abimiz bana şöyle bir şey söyledi: ‘ şimdiki gençler Mao’yu, Lenin’i kendi
tarihindekilerden daha iyi biliyor!!’, bilirler tabi; ansiklopedilerde hep
onlar anlatılıyor dedim ve ayrıca şu pek bilinmeyen misale de değindim: Mareşal
Fevzi Çakmak Paşa Sakarya Meydan Muharebesi’nin kilit ismidir. Mustafa Kemal’in
de umudu kırıldığı bir anda devreye girmiştir, Mustafa Kemal de çekilme
taraftarıdır ancak Mareşal Fevzi Çakmak savaş halinde durumun değişebileceğini
belirtir ve ordunun bulunduğu konumu muhafaza etmeye devam etmesini telkin eder.
Daha sonraki zamanlar Mareşal Fevzi Çakmak Paşa bir an ortadan kaybolur. Hiç
kimse kendini bulamaz, ararlar tararlar ama nafile. Bir müddet sonra; cephenin
en ön saflarında askerin yanında hem onlara taktik verdiği hem de siperde Kur’an
okuduğu haberi gelir. Evet Mareşal Fevzi Çakmak ve hikayesi Anadolu insanının
etrafında toplanacağı kadar dramatik ve karizmatik değil midir? Şimdi
düşünüldüğünde o dinsiz örgüt mü sıcak gelir gençlerimize yoksa ordumuz,
tarihimiz, mücadelemiz mi? Demiştim ki: ‘Mareşal siperde Kur’an okurken,
emirler verirken, Anadolu insanı mücadele verirken; teması bu olan bir tablo
çizdir, sonra bunu da ders kitaplarına koydursana, çocuklar okusun-baksın, bu
şekilde öğrenir kendi tarihini, isimlerini!’ Tabi dip notu düşelim: Mareşal
Fevzi Çakmak’ın ismi resmen silinmiştir tarihimizden!! İşte devlet sistemimiz milli olsun derken bunu
kastediyorum, bu milli hikaye ve ismin üstü neden kazınır?
Başka bir
misal Prof. Yusuf Kaplan her şeyini kaybetmiş bir millet olduğumuzu söyler. Kültürümüzden
ve tarihimizden uzaklaştırıldığımızdan bahseder. ‘Arabesk ile yurobesk arasında
yuvarlanıp gittiğimizi’ bu kültür travması yüzünden de bir film bile
çekemediğimizi söyler. Bizim bu durumumuzun aksine bir örnek verelim. Amerikan
filmleri ve oradaki Amerikan propagandasını bilirsiniz. Amerikan polisi, askeri,
FBI vb. karizmatik şekilde anlatılır, Amerikan bayrağı kullanılır ve bunu kaba
bir şekilde de yapmazlar. Mesela The Wolf of Wall Street filminde dolandırıcı
karakterin yoldan çıkması ve insan fıtratına zıt-şeytani yaşam biçimi
seyretmesi, filmi izleyen insanı neredeyse boğacak bir hale getirdiğinde, film
FBI’ı adeta bir kurtarıcı gibi devreye sokar ve izleyeni rahatlatır. En azından
bende böyle olmuştu; filmdeki bu nüansı bize kıssadan hisse olarak almıştım.
Anlatmaya
çalıştığım üzere mesela Kıbrıs Türklerinin de Türkiye’yi pek sevmediğinden
bahsedilir lakin bizim vatandaşımıza ne kadar sevdirebildik ki??
‘’ Türkiye Osmanlı Türkiye‘’
14 Şubat 2015 Cumartesi
Feraset ve basiretimizdi!
Mahir
Kaynak'a Allah gani gani rahmet eylesin.
Diğer
ülkelerde böyle değerli bir insanın daha uzun yaşatılması için devlet seferber
olur, bizde her şey alt üst ters yüz. Yıllardır vasatlar ve ülke düşmanları
tarafından aşağıya çekilmeye çalışılmıştır.
Zeka hiç bir
şeydir; feraset ve basiret yoksa, merhum ülkemizin 'aklı' idi.
Ülkenin
feraset ve basireti yaşamını yitirdi, büyük insandı, Allah gani gani rahmet
eylesin, mekanı cennet olsun,
amin amin
amin!...
4 Kasım 2014 Salı
''BÜTÇEYİ'' TEMİN
Bu haberden çıkan, Türkiye'ye, kıssadan hisse şudur: ''devlet bütçesi'' denen şey devlet için beş harften oluşan, karakterine geçirdiği kisvesidir. Osmanlı'nın parasını verdiği gemilerini de gasp eden İngiliz sistemini örnek almak tabi ki olacak şey değildir, mamafih bu durumu devletimizin karakterine uyarlarsak şu sonuç ortaya çıkar: Osmanlı devlet sistemi zulüm yapmadan halkını refaha kavuştururdu. Bunu devlet sistemi ve felsefesinin kalitesine, coğrafyasına ve hükmettiği milletlere özgün milli devlet faaliyetlerine borçluydu. ''Yıkıldı'' denilen 1. Dünya Savaşı zamanları sırasında bir dünya savaşını, ordusunu ve toprak bütünlüğünü bozmadan atlattı. Bunu ise ''Adalet'' Bakanlığı faaliyetleri ile tahayyül edersek: memura yetki, teçhizat, maaşına enflasyon zararını eklemek ''devlet bütçesinin'' teminidir.
Bütçe olmadığı için adalet yoktur değil; adalet olmadığı için bütçe yoktur.
''Adalet'' Bakanlığı gibi ismi ile ironi içerisinde bir bakanlık diğer bütün devlet faaliyetleri ve felsefesinin kendisinde karakterize olmuş bir örneği olarak memurların ve insanımızın eziyet çekmesinin sembolüdür; burada sembolleşen zihniyet aşılmadığı için ülkemizi ‘’geri’’ bırakandır.
''Almanya da ya da Amerika'da olmayan maden kazaları neden ülkemizde oluyor'' un cevabının biri de işte buradadır.
1. ve 2. Dünya Savaşlarından yok olma derecesinde anca çıkabilen, ancak Allah’ın ‘yok olmayı’ kaderlerine yazmadığı milletlerden Almanlar ve güç merkezi Almanya'da, bizde olmayan ne vardır?
Benim cevabım Almanların hiç bir zaman 'Osmanlılarını' tasfiye etmediğidir. Daha doğru ifade ile ‘İngilizlerin bize yaptığının dünyada bir eşi benzeri olmamıştır daha da olmayacağa benzer. ‘’Denazifikason’’ nun (‘Nazi ideolojisinin’ tasfiyesinin) ise kaderin getirdiği bir ‘’Osmanlı’nın tasfiyesi’’ ile uzaktan yakından alakası yoktur.
Osmanlı'nın devlet felsefesi (ve dolayısıyla ''Adalet'' Bakanlığı ile resmen ironi halinde olan adaleti) ''bütçenin'' temini olacaktır.
Eksikliği
açısından en göze batanlardan; infaz ve koruma memurları, polis memurları ve zabıta
memurlarımızın güvenini, yetki ve teçhizatını temin etmek beşeri sermayenin
güvenini ve her türlü maddi manevi sağlığını temin etmeye yatırım olacağından
ötürü; ‘memurlarımızın enflasyon zararını karşılamamayı, ‘’mali disiplin’’
denen şüpheli faaliyet açısından, neredeyse Allah’ın kanunu saymak’ ‘devlet
etme’ anlayışına aykırıdır.
Bu durumu
telafi devletin diğer adaleti tesis-temin, stratejik ve –‘’Ak Sarayı’’ inşa
etmek gibi- ‘dosta güven verip düşmanda
saygı ve korku uyandıran iddia’ faaliyetlerden ‘nitelik’ açısından gayrı bir farkı
yoktur.
6 Ağustos 2014 Çarşamba
Osmanlı'sız Ümmet; Altı Gün Savaşı...
'' israil 5 haziran 1967'de komşu Arap ülkelerine karşı topyekun bir savaş başlattı. Sadece altı günde üç Arap ülkesinin ordularını yenilgiye uğrattı ve ''topaklarını'' üçe katladı.''
Peki bu nasıl gerçekleşti? Bu olayın cereyanını doğru analiz bize Osmanlı'nın
büyük yenilgisinin ardından türetilen ''Arap devletleri''nin ve israil zulüm
yapısı-maşasının 'karakterini' ortaya dökecektir. Bunun bir başarı olduğu bile şüphelidir.
Bu savaşı hangi tarafın yapısı ''devlet'' olmaya daha yakınsa o
kazanmıştır. israil zulüm yapısı-maşasının istihbarat faaliyetleri
diğerlerinden üstün olduğu için ''Irak'' hava kuvvetlerinin pilotu Mig-21'i ile israil yapısına iltica eder. siyonistler Mig-21'in güçlü ve zayıf
yönlerini test ederler. Nisan 1967'de siyonistler Golan tepelerinde çıkan küçük
çatışmanın büyüyüp bir hava mücadelesine dönüşmesinin ardından 6 ''Suriye'' Mig'i düşürür. Buraya kadar bunlara tolerans gösterilebilir ancak ''Suriye
devleti'' ile birleşme şeklinde bir stratejisi olan -'savaş öncesi hamlelerinin zayıflığı' bu strateji ile çelişkilidir- Nasır'ın
''devleti''-''Suriye'' ve ''Irak'' için bu tam bir aymazlıktır. Üçünün toplam
aymazlığı; koordinasyonsuzluğu, gerçekten milli politikalardan uzak oluşları,
devlet olmaktan uzak yapılarıyla kendilerinin felaketlerinin başlangıçları
olur. Bunu biraz açmam gerekirse: Mısır ''Arap milliyetçiliği'' sevdasıyla
Yemen'deki iç savaşa dahil olur ve gücünün ciddi bir kısmını oraya yönlendirir.
Eğer kendini devlet sanan bu yapıda bu toprakların fıtratına uygun bir
milliyetçilik olsaydı öncelikle bütün her şeyini siyonistleri bu topraklardan
atmaya adardı. ''Irak ın'' Mig'inin kaçırılmasından sonra israil yapısının hiç
kayıp vermeden 6 ''Suriye'' Mig'ini düşürmesi de kendilerini alarma geçirmeli
idi. ''Mısırın'' ''6 gün savaşı'' öncesi hamleleri büyük bir çatışmaya girmeyi
düşünmedikleri ortaya koyuyor. Oysa ki israil yapısının politikaları israil
yapısı açısından kendilerine göre çok daha millidir ve aman vermeden saldırırlar.
Hatta videoda bu saldırıları yıllardır planladıklarını ve bunun bir sır olamadığını
israil yapısının eski pilotu fütursuzca söyler. israil yapısının istihbarat
başarısının yanına kendileri açısından 'milli' faaliyetleri, ''Arap
devletlerine'' başka bir artıları olmuştur.
'' Mısır hava kuvvetleri ise bir savaş ihtimalini hiç de dikkate alıyormuş
gibi görünmüyordu.''
Mısırlı askeri analist Hüsam Sveylem: '' Bizim uçaklarımız hava alanlarında
park halindeydi. Onları Zürih hava alınında bekliyor sanırdınız. Hiç bir hava
savunma sistemleri, hiç bir sığınakları yoktu.''
İşte Mısırlı analistin çizdiği, milli ihtiyaçlara; bırakın taarruzu en
azıdan milli savunma ihtiyacına cevap veremeyen ''Mısır hava kuvvetleri''
portresi ve israil yapısının ''Mısır devleti hava alanları'' hakkında ''Mısır
devleti''nin aymazlığı sayesinde rahatlıkla toplayabildiği istihbaratlar bize
şunu anlatmakta: Osmanlı'nın tasfiyesi üzerine türetilen ve kendilerini devlet sanan ''devletçikler'' bölge
insanlarının başına beladır. Bu devlet diye
geçinen yapılar, bu örnekte görüldüğü üzere büyük ve güçlü görünen ancak
gerçekte işe yaramaz ''devlet kurumlarıyla'' bu toprakların halklarına, sonuç
itibariyle bir zulüm uygulamaktadırlar. Oysaki gerçekte Batı kuklası olan bu
diktatörlükler yakın zamanda bir dünya savaşı atlatmış ve iki süper gücün ki
biri ''dünya hakimi'' İngilizlerin saldırısının püskürten bir 'devlet
disiplinine' dahildiler. Bu İngilizler ki; ''dünya hakimiyeti'' için Londra'nın
kenar mahallerinde bile küçük kız çocuklarına açlıktan domuzların yiyeceğini
çaldıran, kolluk kuvvetlerinin çıkan bir mahalle isyanında '(isyancıları)kesin,
kestiğiniz kadar verginizden düşecek!' anlayışıyla hareket eden ve bu sadece
kendi öz vatanlarındaki uygulamaları olan İngilizler'dir. Bir de bunların dünyadaki milyonları
sömürüp o gücü Çanakkale'ye püskürtmesini tasavvur edin. Üstelik Abdülhamid Han'ın
tasfiyesinden sonra 'başsız kalan gövdenin' başarısıdır bu sadece. Abdülhamid
Han'ın hakanlığı ile strateji seviyesi yüksek olabilecek bir Osmanlı'da dünya
savaşı süreci -savaşa aynen girilerek, belki girilmeden, belki de bölgesel
müdahalelerle- çok karlı da atlatılabilirdi. Abdülhamid Han'ın tasfiyesinin Osmanlı'nın tasfiyesini hızlandırdığının ispatı olarak; hafiye teşkilatının
eksikliğine ve bu sebeple Osmanlı coğrafyasında cirit atan düşman ajanlarına
rağmen Osmanlı, ordusunun komuta kademesi dahil, bütün her şeyiyle bir dünya savaşını sağ salim atlatmıştır. Şimdi dünyadaki teknolojiyi de aynen takip eden bir Osmanlı devletinin hali nerede,
bırakın teknolojiyi, onun 'devlet disiplininden' ufacık bir kırıntı bile
taşımayan kukla ''devleçikler'' nerede? Bugünkü hali de ortada olan
bu ''devletçiklerin'' Osmanlı'nın yenilgisi üzerine halklarını yozlaştırmak,
onların içtimai hayatlarını çürütmeye çalışmak üzere icat edilmiş 'makineler'
olduklarını idrak etmemiz gerek. Bu makineler bölge haklarını işleyerek onları
siyonistlere ve emperyalistlere karşı dirençsiz hale getirmeye çalışıyor.
1967'de ataletten dolayı atıl ve anca Yemen iç savaşında Yemen insanına zarar
verme kabiliyetinde olan ''Mısır hava kuvvetleri'' büyük oranda imha
olur. Müttefik ''devletçiklerin'' hava saldırıları ise israil yapısınınki gibi, israil açısından milli olarak yıllarca hazırlanan bir 'motivasyondan' eksik
olduklarından ve tabi ki 'devlet disiplininin' eksikliğinden olsa gerek etkisiz
kalır. Mısır ordusu; en iyi ihtimalle, yani hainlik ihtimalini boş verelim,
bir Osmanlı komutanı olmayan ordunun bir numarası Abdülhakim Amir'in emriyle Sina'dan geri çekilir. Durumundan çekinen komutanın tarihte verdiği askeri kararın
doğruluğu ya da yanlışlığının şu an, en azından bizim, elimizde olmayan veriler
yüzünden test edemiyoruz. Zaten baştan aşağı büyük bir hata olan sistemlerin
günahını tek bir kişiye yıkmak da olmaz. Ancak yazımızın ana fikri olan sözlere
dikkat kesilelim, bu coğrafyanın halklarında değildir sorun. Başlarında devlet
diye geçinen yapılardadır ve bu halklar onları tasfiye etmediği kadar suçludur.
Bizde de 'ne zaman adam oluruz-AB'ye girmeyi hak etmiyoruz' gibi anlayışlar kadar
adaletsiz-zalim anlayışlar yoktur her halde. Bu tasfiye etmemiz gereken
yapıların belki de taammüden neden oldukları 'sosyal darwinizmden'
kurtulmamız gerek. Mısırlı askeri analist Hüsam Sveylem, okumayı bilen için, bir 'sistem sorununa' dikkat
çekiyor: '' Biz bu savaşta kandırıldık. Komutanlarımız adına utanç duyduk.
Mısır ordusu savaşmadı, biz yenilgiden sorumlu değildik fakat dağlar kadar
keder ve ıstırap çektik.''
Bizdeki 'makineleri' de tasfiye etmediğimiz müddetçe başımızın belada olduğunu
ve Osmanlılaşmak zorunda olduğumuzu idrak etmemiz gerekmektedir...
11 Haziran 2014 Çarşamba
Yeni Türkiye'ye Dair Yazılar-Bayrağın Adaleti
Malumunuz yakın
zamanda yaşanan bayrak provokasyonu hepimizin ağırına gitmiştir. Ülkemizin en
önemli değerlerinden ve ‘T.C sisteminden’ çok çok daha fazla şeyi sembolize
eden kutsalımıza yapılan ‘çocukça provokasyon’ bir provokasyondur. Peki bu kör gözüm parmağına ve
‘çocukça’ bir provokasyonun amacı
insanımız tarafından net şekilde bilindiği halde insanımızda neden bu kadar ağır
gelmiştir? Bunu doğru şekilde irdelemek gerek. Çünkü bu durumun arkasındaki adaletsizliğin
artık, insanlarımızın tahammül sınırını zorladığı ortadadır.
İnsanlar ‘’siyasete’’
inanmamaya başlamıştır. Sistemin siyasetinde seviye denen bir şey olmadığı için
insanlarda bir inançsızlık meydana gelmeye başlamış, bunalmaya başlayan
insanlar ‘’siyaset’’ konuşmamaya, ondan ‘kaçmaya’ bile başlamıştır. Bu provokasyonla
ülkenin bilinçaltında açılan yaranın asıl sebebine ulaşmak bayrağın adaletinin
gereğidir. Bayrağın adaletinin gereği şunları bilmektir:
Öncelikle bayrağı
indiren genci, bayrağı hiçbir zaman gerçekten sevemeyeceklerden ayırmak gerekir,
o gencin de o bayrağı ‘aslında sevdiğini’ unutmamak gerekir. Ki aslında onun bir Anadolu genci olmayıp, o kadar engeli aşan ve yine elini kolunu sallayarak gidenin doğrudan yabancı güçlerin elemanı olabileceğini ve 'yabancı bir düzeneği' ima eden bir aydınımıza da medyada rastladım. İnsanları
adaletsiz bırakmak ise bu ülke için çok tehlikelidir; bayrağın adaleti, bayrağımızın
gerçek düşmanlarına karşı hak ettiği taarruzu gerçekleştirmektir.
Ülkemiz
üzerinde herhangi bir güç hakimiyet iddiasında ise adaleti felsefesinin temel
taşları arasına koymalıdır. Bu yeni Türkiye olacaktır. Tabi bu ‘’adalet’’; eski Türkiye’nin sembol kurumlarından; ‘hakimiyet
araçlarından’ olan, aynı ismi taşıyan bir bakanlığın yakın zamanda çıkardığı ve
memurunda infial yaratan bir yönetmeliğin adaleti gibi asla olmamalıdır mesela.
Yeni Türkiye’de ‘adalet’; yerli yerine koyma, hak edene –ülke insanının hakkını
korumak için- karşılığını verme, onun yanına bırakmama şeklinde bir karşılık
bulacaktır. Adaleti rafa kaldıran bayrağın esas düşmanlarına gereken ‘cezayı’
usulünce kesmeyen ‘eski T.C sisteminin’ insanımızı
düşürdüğü hal, yaşattığı sıkıntılar nedeniyle tasfiye edilmesi şarttır.
İnsanımızla
adeta dalga geçen siyasiler; siyasi partiler, ‘’siyasi hareketler’’, terör ve bayrak da yakan ‘çapulcu’
hareketleri, (beyaz Türk) ‘sermaye(si)’ , avukatın devlet erkanına bir saat ‘siyaset
ayarı’ vermeye çalışması, uluslar arası arenada ise karşılarında sömürgeleri
varmışçasına tavırlar takınan güçler ve bunlara karşı hak ettikleri verilmediği
için artık inancı kalmamaya başlayan halkımızın birlikte oluşturduğu şey; ‘T.C
sistemi’ adaletinin manzarasıdır. Bu 'sistemli baskının' artarak devam etme ve ülkemizi her taraftan kuşatmaya çalışma olasılığına dikkat etmek gerekmektedir. Bu insanımızdaki güveni alıp götürmek üzere adeta
ortaklaşa hareket; ‘siyaset ve reel politik’ yekünü oldukça, bu acilen tasfiye
edilmedikçe, ülke insanımız zarar görmeye devam edecektir. Bunlara karşı
alınacak önlem ise basittir: adalet…
Bayrağın
adaleti birçok başka ayrıntı; herkese hak ettiği ve bununla birlikte gelecek
olan teskin ile birlikte şu şekilde ortaya çıkan felsefedir: Yalnızca kendi ve yabancı patronlarının çıkarları için Milli olan her
şeye ‘intihar olur’ diyenlerin bayrağı ‘asıl indirmek isteyenler’ olduğunu
idrak etmektir. ‘’Bayrağı indiren’’ çocuğu değil onun Kürt-Türk-Arap ve tabi ki
Osmanlı ve tabi ki dünyadaki tüm mazlumların bayrağı olduğunu ona unutturanı
hedef almaktır. Bayrağın esas sahibi gücün –Osmanlı’nın- adını anmaktan
korkmadan ziyade bu adı duyunca ‘rahatsız olan’ –ve ‘rahatsız olduğu kadar’
tasfiye olan- ‘uluslararası sisteme’ karşı çekinmeden hatta inatla Osmanlı
adını anmaktır. Bayrağın adaleti; savaşılmıyorsa bile ‘’Suriye’’de insanlarımız
için elimizden gelecek –ve hala yapmadığımız diğer- her şeyi yapabilmektir. Bu
adalet ülkemizin güneyinde –‘’Irak’ın Kuzeyinde’’- ülkemize yapılan saldırılara
karşı Türkmen, Kürt ve Arap kardeşlerimizi her türlü yol ile ve gerekirse –‘’Suriye’’de
de- örtülü bir savaşla desteklemektir. Bayrağın adaleti ülkenin gücünü ondan
sakınmayıp, ‘yüz senelik parantez’ adlı hipnoz sürecinden uyanıp dünyada etkin
olmak etkin olduğu kadar güçlü ve ‘Osmanlı insanını’ teskin edici olmaktır; ‘’devlet
etme’’ yi adaletli yapıp ‘’oyun kurdukça’’ ve irade ortaya koydukça dünya
mazlumlarını kurtarmaktır.
Bayrağın
adaleti bayrağın taşıdığı kutsal değerlerin hakkını vermektir…
14 Ocak 2013 Pazartesi
AFRİKA
ÖNEMLİ NOT: YAZDIKLARIMIN ÇOĞU 'KARİKATÜRİZEDİR'. İSMİ GEÇEN YA DA İMA EDİLEN İNSANLARIN DOĞRUDAN ALAKASI YOKTUR..
Alıntılar 'Kara Kıtayı' Sömürgeler tarihine hapsetmek yazısından (http://haber.stargazete.com/acikgorus/kara-kitayi-somurge-tarihine-hapsetmek/haber-719192 ) ve Dostoyevski'nin Netoçka Nezvanova'nın hikayesini yazdığı kitaptan.
ALINTI 1: ''Dudak kenarlarına sinekler konan, karnı şiş, kemikleri sayılan çocuklar'', beyaz adamın sömürgeleştirdiği kara kıta, medeniyete bir tek çivi bile hediye etmemiş otantik egzotik halklar, (osm. : YANLIŞ.. bu ''yanlış''ı ben ekledim, burası önemli; 'tamam medeniyete katkıları yok ama onlar da insan' gibisinden bir yanlışımız olmasın; 'JARGON', 'JARGONUMUZ'..) tanımlamalarından öte gidebiliyor mu tahayyülümüz?''
Dünya'nın en medeni kıtası Afrika'dır; çünkü dünya medeniyeti onun ve diğerlerinin üzerine kurulmuştur.
ALINTI 2: ''... Hottentot Venüsü'nün çarpıcı hikayesinin Avrupa kimliğinin kuruluşunu anlamama yaptığı katkıyı unutmamalıyım elbette. 19 yaşındayken Ümit Burnu'ndaki ana vatanından alınıp İngiltere'ye getirilen Saarje Baartman, 124,5 cm boyundadır. İlk defa 1810'da Picadilly'de ''Hottentot Venüsü'' adıyla İngiliz seyircisine sunulur. Bunu takip eden altı yıl boyunca Avrupa'nın çeşitli merkezlerindeki fuarlarda ''sapkınlar'', ''hilkat garibeleri'', ''devler''le birlikte acayib'ül garaib kabilinden sergilenir. Zoologlar ve fizyologlar tarafından incelenir. 25 yaşındayken 1816'da Paris'te ölür. Ama ölümü ne teşrini ne ona yapılan hakareti sona erdirmez. Otopsi için cesedi kesilip, biçilir iskeletinin ve bazı organlarının maketi yapılır. Üreme organları 1870'lere kadar formalin içinde saklanır ( osm. Einstein'in beyninin saklanmasını da hatırlayalım) ve Musee de L'Homme'de (Paris) sergilenir. Hottentot Venüsü'nün hikayesi, 1995'te vücudundan kalan parçaların alınıp doğum yeri olan Güney Afrika'ya gömülmesiyle son bulur. İki yüzyıldan fazla süren bu hikayede Avrupa'nın ''normal''i tanımlama ve ''başkalık'' mekanları kurma girişiminin trajik bir örneği görülüyor.''
''Normal''-''başkalık''-''girişim'', 'üslup-tarz-jargon'.. Bu ''Ezilmiş ve Aşağılanmışlar''daki prense: ''Efendim siz kötüsünüz ama biz de iyiyiz idare edin'' demek gibi bir şeydir. Batı medeniyetsizdir, kadim olandan, fıtrattan çok uzaktadır ve yardıma muhtaç bir haldedir. Durumları kavranabilir ama başka bir manada 'anlama' hem onlara hem bize yazıktır. Mecazi, daha başka bir manada 'masumlaştırıcı' tespitler, net terimler onlara reçete asla değildir ve modern tıbbın insanlara yaptığı zulme benzer bir şeyi 'sosyoloji', modern düşünmeler, düşünceler, 'üsluplar' insanlığa yapmaktadır. Burada biraz daha Selahattin Yusuf'un 'muğlak' yaklaşımlarına ihtiyacımız var. 'Muğlak'.. Ama halbuki doğru oradadır, deccal geldim mi, gelmedi mi; şüpheye mahal yoktur: 'Muğlaklığı' kaybetmekteyiz.
Acıyla takip etmekteyim ki, bizim tarafımızda olduğu halde, ülkemizde bazı insanlar bazen 'muğlaklıklarını' kaybetmektedir. Bazen hakiki bir İslam medeniyeti arayışını Avrupa'nın post modern hümanizması karşısında, karikatürize ve bilinç altında da olsa, daha aşağı bulmaktadır. ''Neden 'beyaz adamın' köpeğinden bir yerli daha değerli olsun ki?'' Bu lanet-dümdüz sorunun, savaş çığlığının cevabını hümanizma veremez, bunu unutuyoruz...
Ve hiç kimse Afrika'ya şunu yapmaya kalkmasın:
ALINTI 3: ''Çoğu zaman Büyük Sahra sanki bütün kıtayı kaplamışçasına zihnimdeki Afrika sahnelerine bir çöl imajının eşlik ettiğini fark ediyorum. Halbuki kara ismini hiç hak etmeyecek kadar yeşil bölgeleri, hiç açlık, yoksulluk, savaş görmeyen toplulukları var Afrika'nın''
ALINTI 4: ''Sonunda iyileşip kalkabildim ama hala zayıf ve narindim. İlk ve en önemli düşüncem artık Katya ile birlikte oynayacak olmamdı. Artık ondan ayrılmayacaktım. Gözlerimi ondan alamıyordum. O da buna şaşırıyordu. Öyle bir ortalıkta dolaşıyordum ki bunu fark etmemesine imkan yoktu. İlk başlarda bunu çok garip buldu. Hatırlıyorum da bir keresinde beraber oyun oynarken kollarımı boynuna dolayıp onu öpmekten kendimi alamamıştım. benden kendini kurtarıp elimden tuttu ve sanki onu incitmişim gibi surat asarak:
- Ne yapıyorsun? Niye beni öpüyorsun diye sordu.
Yanlış bir şey yapmışım gibi utanmıştım. Onun ani sorusuna öyle şaşırdım ki cevap bile veremedim. Katya şaşkınlığının bir belirtisi olarak omuzlarını silkti. Kafasında bir şeyler çeviriyormuş gibi kanepenin bir köşesinde oturup uzun süre gözlerini bana dikip baktı. Bu kendini güç durumda hissettiği zamanlar yaptığı bir hareketti. Bu tür ani ve kesin değişimlere alışmam zor oldu.
Önceleri kendimi çok zorladım ve garipliğin bende olduğunu düşündüm. Aslında bu doğruydu da neden Katya ile başından beri arkadaşlık kuramadığımızı bir türlü anlamıyordum. Bu başarısızlık beni çok üzüyordu. Ondan gelecek her ani kelime ve kuşkulu bir bakış için ağlayabileceğimi hissediyordum. Kederim günden güne artıyordu. Çünkü Katya ile her şey öylesine çabuk değişiyordu ki bir kaç gün içinde benden soğumaya başladığını hissettim. Hatta bu soğukluk nefrete dönüşüyordu. Bu kızın yaptığı her şey ani ve sertti. Davranışlarında gerçek, soylu bir zarafet yoktu. Önce beni tanımamakla sonra da küçümsemekle işe başlamıştı. Bütün bunların hiç bir oyunu oynayamamamdan ileri geldiğine inanıyordum. Katya etrafta neşeyle sıçrayıp oynamayı çok seviyordu. Güçlü canlı ve çevikti. Ama ben tam tersiydim, hastalığımdan dolayı zayıftım., sessiz ve düşünceliydim. Oyun oynamaktan da hoşlanmıyordum. Aslında ben Katya'nın hoşuna gidecek her türlü özellikten yoksundum. Tüm bunların dışında herhangi birinin canını sıkıyor olma duygusuna dayanamıyordum. Kendimi sıkıcı hissetmeye başladım. Hatalarımı düzeltecek ya da bıraktığım zayıf etkileri değiştirecek gücü kaybettim. Kısacası, ümitsiz bir durumdaydım. Ama Katya bunu anlayabilecek durumda değildi. Hatta beni korkutuyordu. Bir kaç saat bir oyun öğrenmekte başarısız bir mücadele verdikten sonra şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ve canım sıkkın bir halde gözümde yaşlarla dururken birkaç dakika düşündükten sonra bana hiçbir şey sormadan fırlayıp kendi başına oynamaya gidiyor, günlerce benimle konuşmuyordu... Bu hareketlerine şaşırıp kalıyordum. Yeni yalnızlığım bana neredeyse daha önceki kadar acı geldi.
// //
- Netoçka neden senin yüzünden azarlanmak zorunda kalıyorum? diye sordu.
- Benim yüzünden değil Katya.
- Ama Madam Leotard seni kırdığımı söylüyor.
- Hayır Katya, hayır sen beni kırmadın.
- Öyleyse neden sürekli ağlıyorsun?
- Eğer istediğin buysa bi daha ağlamam.
- Her zaman böyle çok mu ağlarsın?
Cevap vermedim.
- Neden bizimle oturuyorsun?
- Çünkü ben öksüzüm.
- Annen ve baban var mıydı?
- Evet, vardı.
- Seni sevmiyorlar mıydı?
- Seviyorlardı, dedim sahip olduğum tüm güce ihtiyacım vardı.
- Fakirler miydi?
-Evet.
-Sana bir şey öğretmediler mi?
-Okumayı öğrettiler.
-Oyuncakların var mıydı?
-Hayır.
-Kek yer miydin?
-Hayır.
-Kaç odanız vardı?
-Bir.
-Bir oda mı?
-Evet.
-Ya uşaklar?
-Uşağımız yoktu.
-İşleri kim yapıyordu?
-Alışverişi ben yapıyordum.
Katya'nın soruları giderek daha acı verici oluyordu. Bütün anılar, yalnızlığım ve Katya zaten kanamakta olan kalbime zalim bir darbe indiriyordu. Heyecandan titriyor ve göz yaşlarımı tutuyordum.
-Bizimle yaşamaktan memnun musun?
Sesimi çıkarmadım.
-Güzel elbiselerin var mıydı?
-Evet.
-Elbiseni gördüm, bana gösterdiler.
-Neden bana bunları soruyorsun? dedim sandalyeden fırlayarak. Neden bana bunları soruyorsun, neden benimle alay ediyorsun?
Katya birden öfkelendi ve o da sandalyesinden fırladı ama hemen kendine hakim oldu.
-Seninle alay etmiyorum, dedi. Sadece anne ve fakir olup olmadığını öğrenmek istedim.
-Neden onları merak ediyorsun, diye bağırdım yürekten gelen bir acıyla ağlayarak. Neden bana bu soruları soruyorsun? Onlar sana ne yaptı Katya? ...''
Dikkat çektiğim muğlak noktayı aydınlatması açısından bir de Marmara Ünivarsitesi İlahiyat Fakültesi Türk Düşünce Tarihi ve İslam Ahlakı Ana Bilim Dalları Başkanı Prof. İsmail Kara'nın Derin Tarih dergisindeki ''İslam Medeniyeti Kimin Medeniyeti'' (sayı 7) ve ''Avrupa: cennet mi yoksa gâvurların cenneti mi?'' (sayı 6) yazılarından alıntılar yapmam istiyorum:
''İslam'ın elbette kendine mahsus bir 'medeniyet'i var, bunda şüphe yok. Hem de bütünlüğü olan/ bütünlük arayan; ruh-cisim, madde-mana münasebetleri, merkez-çevre ayarları, dost-düşman çizgileri, insan-insanüstü, insan-insan, insan-varlık-eşya münasebetleri, dil-üslup dengeleri iyi ayarlanmış, inceltilmiş, işlenmiş haliyle var. Merkezinde kelam/metin olarak Kur'an-ı Kerim, insan olarak Hz. Peygamber Efendimiz (sas), mekan olarak Mekke ve Medine yer alıyor. Sonra bütün bir İslam tarihi tecrübesi; büyük medeniyet merkezleri olarak Mısır'a, Mezopotamya'ya, Şam'a, Anadolu'ya, İstanbul'a , İran'a, Turan'a, Hind'e uzanan, buraların rengi ve kokusuyla uyum arayan/sağlayan, oralara kendi neşvesini, rengini, ve rayihasını zerk eden bir dünya, onun tasavvuru ve hayata aksedişi... İlimler, sanatlar, meslekler, edep...
İslam tarihinin içine doğru seyre çıkarsak, medeniyet karşılığında kullanılan kavramlar olarak hususen İbn Haldun'da umran ve hadariyet'le, bir ölçüde de irfan ve ünsiyet'le karşılaşacağız.
Bunların karşı hattında bedeviyet-vahşet ve -hem bilgisizlik, hem de kabalık/yontulmamışlık manasında- cehalet yer alıyor. Muhtemelen Aristo tercümeleriyle İslam dünyasına intikal eden ve ahlak, siyaset ve tarih kitaplarının baş kısımlarında mühim bir unsur olarak yer alan 'insanın tab'an medeni oluşu' (el-insanu medeniyyun bi'ttab ) prensibi var...''
''....Bu mantıkla 'hikmet'in sınırları içine çekilen ve İslam mirası ile dini-felsefi farklılıklardan ziyade benzerlikleri öne çıkaran Batı medeniyeti, bilimi, teknolojisi, kurumları itibariyle Müslümanlar için meşru, hatta kendilerine ait bir alan haline getirilmektedir....''
''....Bu iki maddede doğrular elbette var. Problem, zemini ve mantığında. Sorular şunlar: Yakın zamanların ürünü olan 'İslam medeniyeti' tasavvuru ile İslam'ın kendi 'medeniyeti' arasında farklılık ilişkisi mi, benzerlik ilişkisi mi önde gidiyor? Ve her halükarda ikisi arasında mesafe nasıl kapanacak? İslam medeniyeti dediğimiz, mantık ve kurgu itibariyle biraz Avrupa medeniyeti mi demek acaba?''
''Yıl 1720-21. Paris'e sefir olarak giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Osmanlı dünyasında yeni yeni filizlenen cazip Avrupa fikrinin, müsbete çalan garp hissiyatının ilk habercilerinden biri olarak Marly Şatosu'nun gözalıcı, gönül okşayıcı bahçesinde dolaşırken o meşhur hadis-i şerifi hatırlamaktan kendini alamaz: ''Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.
Ama nasıl bir hatırlayış bu? İçinde derinden derine şüphe kurtları ve yeterince fark edilmemiş yetersizlik fikirleri dolaşmaya başlayan, buna rağmen Fransızlara onların üzerinden gâvurlara yukarıdan bakmayı sürdüren Efendi, eninde sonunda cennete uzanan 'kendi zindanını' mı rıza ile isteyecek yoksa yolun sonu cehenneme çıkan 'ecnebilerin cenneti'ne mi tamah edecek? Sefaretname'sinde bu yoldaki tercihi o kadar açık değil ama aklının karıştığında, gözlerinin bir o tarafa bir bu tarafa kaydığında şüphe yok. (Eserin Fransızcasını vasıflı bir şekilde neşreden Gilles Veinstein kitaba, bence çok iyi bir tercih olarak Gâvurların Cenneti manasına gelen Le Paradis des Infıdels başlığını koyacaktır, Paris François Maspero)....... ''
''.....Bütün modernleşme tarihimizi etkisi altına alan medeniyet-kültür ayrımı da esas itibariyle bu çatlaktan boy verip yükselecektir. Taklit edilmesi gereken unsurları dinden, dilden ce coğrafyadan bağımsız üst bir çerçevede, bütün insanlığa (bu arada öncelikle yitik malı hikmeti arayan Müslümanlara) ait unsurlar olarak (özellikle bilim ve teknoloji) 'medeniyet'dairesinin içine alınacak, buna karşılık düşmandan korunması gereken, düşmanınkilerden ayırd edilen dini, milli ve mahalli unsurlar da 'kültür'ün altına yerleştirilecektir. Uyum (eski tabirle istinas ve ülfet) sağlanacaklar medeniyet hanesinde, mesafe konulacaklar kültür kaleminde gözükecek.
Bu ayrımın felsefi olarak savunulamaz oluşunun getirdiği ciddi problemler ve naifliğinin ortay çıkardığı zaafiyetler bir tarafa, yakın tarihimizde geçişkenlikleri kolaylaştırıcı ve hem taklit, hem de düşmanlık hatlarını koruyucu bir mekanizma olarak fonksiyonel olduğunu görmek gerekecektir.
Avrupa Birliği düşman hattında mı?
Erbakan'ın öne çıkardığı siyasi sloganlardan biri kalkınma ve ağır sanayi hamlelerine odaklanmıştı; montaj sanayiine paydos, fabrika yapan fabrika, 100 bin tank vs. DP, AP gibi milliyetçi, muhafazakar sağ partilerin de buna benzer sloganları vardı. Hepsi fabrika bacalarıyla minarelerin birlikte yükseleceği bir Türkiye ve şehirler silüeti tahayyül ediyor ve çiziyorlardı. Hem kalkınmış, hem dindar... Belki hepsi bilim ve teknoloji çerçevesinde medeniyet kavramının altına yerleştirdikleri bu unsurların aslında sömürgeci ve kapitalist bir düşünce dünyasının mahsulleri olduklarını (yeteri kadar) bilmiyor veya önemsemiyorlardı. Çünkü düşmanın silahıyla silahlanmak ve 'kuvvet' fikri de taklit hattı üzerinden meşru ve muteber hale gelmişti. (2. Dünya Savaşı sonrasında ABD politikalarının muhafazakarlar, milliyetçiler ve mütedeyyinler dahil Türkiye'yi hakimiyeti altına alması vakıasını da unutmamak lazım)
Erbakan diğer taraftan RP-Adil Düzen dönemine kadar Ortak Pazar'a (sonra Avrupa Birliğine dönüştü) karşı 'Hıristiyan kulüp' sloganıyla kuvvetli ve toplumsal karşılığı olan set bir söylem geliştirmiş ve bunun üzerinden hem tarihin derinliklerinden gelen düşman-Avrupa hattını tahkim etmiş, hem de kendi hareketini diğer sağ partilerden ayırmıştı.
AB üyeliği için kolları sıvıyan AKP, Avrupa'nın Türkiye'nin adaylığını esas itibariyle İslam/din üzerinden tartıştığı gerçeğini tamamen unut(tur)arak 'medeniyetler ittifakı' ve 'muasır medeniyet seviyesi' sloganlarını öne çıkardı.
Soru şu: 'Düşman' hat ne oldu ve Türkiye'yi Avrupa 'saldırı'larına karşı hangi unsurlar koruyacak?''
Osmanlı'nın kaderinde maddi bir yenilgi vardı ama 'manevi yenilgimiz' tamamen bizim komplekslerimiz sonucunda olmuştur.
Benim sorum da şu olsun Türkiye Büyük bir (post modern olmayan!) 'Osmanlı' mı olacak, küçük bir ABD mi?
Alıntılar 'Kara Kıtayı' Sömürgeler tarihine hapsetmek yazısından (http://haber.stargazete.com/acikgorus/kara-kitayi-somurge-tarihine-hapsetmek/haber-719192 ) ve Dostoyevski'nin Netoçka Nezvanova'nın hikayesini yazdığı kitaptan.
ALINTI 1: ''Dudak kenarlarına sinekler konan, karnı şiş, kemikleri sayılan çocuklar'', beyaz adamın sömürgeleştirdiği kara kıta, medeniyete bir tek çivi bile hediye etmemiş otantik egzotik halklar, (osm. : YANLIŞ.. bu ''yanlış''ı ben ekledim, burası önemli; 'tamam medeniyete katkıları yok ama onlar da insan' gibisinden bir yanlışımız olmasın; 'JARGON', 'JARGONUMUZ'..) tanımlamalarından öte gidebiliyor mu tahayyülümüz?''
Dünya'nın en medeni kıtası Afrika'dır; çünkü dünya medeniyeti onun ve diğerlerinin üzerine kurulmuştur.
ALINTI 2: ''... Hottentot Venüsü'nün çarpıcı hikayesinin Avrupa kimliğinin kuruluşunu anlamama yaptığı katkıyı unutmamalıyım elbette. 19 yaşındayken Ümit Burnu'ndaki ana vatanından alınıp İngiltere'ye getirilen Saarje Baartman, 124,5 cm boyundadır. İlk defa 1810'da Picadilly'de ''Hottentot Venüsü'' adıyla İngiliz seyircisine sunulur. Bunu takip eden altı yıl boyunca Avrupa'nın çeşitli merkezlerindeki fuarlarda ''sapkınlar'', ''hilkat garibeleri'', ''devler''le birlikte acayib'ül garaib kabilinden sergilenir. Zoologlar ve fizyologlar tarafından incelenir. 25 yaşındayken 1816'da Paris'te ölür. Ama ölümü ne teşrini ne ona yapılan hakareti sona erdirmez. Otopsi için cesedi kesilip, biçilir iskeletinin ve bazı organlarının maketi yapılır. Üreme organları 1870'lere kadar formalin içinde saklanır ( osm. Einstein'in beyninin saklanmasını da hatırlayalım) ve Musee de L'Homme'de (Paris) sergilenir. Hottentot Venüsü'nün hikayesi, 1995'te vücudundan kalan parçaların alınıp doğum yeri olan Güney Afrika'ya gömülmesiyle son bulur. İki yüzyıldan fazla süren bu hikayede Avrupa'nın ''normal''i tanımlama ve ''başkalık'' mekanları kurma girişiminin trajik bir örneği görülüyor.''
''Normal''-''başkalık''-''girişim'', 'üslup-tarz-jargon'.. Bu ''Ezilmiş ve Aşağılanmışlar''daki prense: ''Efendim siz kötüsünüz ama biz de iyiyiz idare edin'' demek gibi bir şeydir. Batı medeniyetsizdir, kadim olandan, fıtrattan çok uzaktadır ve yardıma muhtaç bir haldedir. Durumları kavranabilir ama başka bir manada 'anlama' hem onlara hem bize yazıktır. Mecazi, daha başka bir manada 'masumlaştırıcı' tespitler, net terimler onlara reçete asla değildir ve modern tıbbın insanlara yaptığı zulme benzer bir şeyi 'sosyoloji', modern düşünmeler, düşünceler, 'üsluplar' insanlığa yapmaktadır. Burada biraz daha Selahattin Yusuf'un 'muğlak' yaklaşımlarına ihtiyacımız var. 'Muğlak'.. Ama halbuki doğru oradadır, deccal geldim mi, gelmedi mi; şüpheye mahal yoktur: 'Muğlaklığı' kaybetmekteyiz.
Acıyla takip etmekteyim ki, bizim tarafımızda olduğu halde, ülkemizde bazı insanlar bazen 'muğlaklıklarını' kaybetmektedir. Bazen hakiki bir İslam medeniyeti arayışını Avrupa'nın post modern hümanizması karşısında, karikatürize ve bilinç altında da olsa, daha aşağı bulmaktadır. ''Neden 'beyaz adamın' köpeğinden bir yerli daha değerli olsun ki?'' Bu lanet-dümdüz sorunun, savaş çığlığının cevabını hümanizma veremez, bunu unutuyoruz...
Ve hiç kimse Afrika'ya şunu yapmaya kalkmasın:
ALINTI 3: ''Çoğu zaman Büyük Sahra sanki bütün kıtayı kaplamışçasına zihnimdeki Afrika sahnelerine bir çöl imajının eşlik ettiğini fark ediyorum. Halbuki kara ismini hiç hak etmeyecek kadar yeşil bölgeleri, hiç açlık, yoksulluk, savaş görmeyen toplulukları var Afrika'nın''
ALINTI 4: ''Sonunda iyileşip kalkabildim ama hala zayıf ve narindim. İlk ve en önemli düşüncem artık Katya ile birlikte oynayacak olmamdı. Artık ondan ayrılmayacaktım. Gözlerimi ondan alamıyordum. O da buna şaşırıyordu. Öyle bir ortalıkta dolaşıyordum ki bunu fark etmemesine imkan yoktu. İlk başlarda bunu çok garip buldu. Hatırlıyorum da bir keresinde beraber oyun oynarken kollarımı boynuna dolayıp onu öpmekten kendimi alamamıştım. benden kendini kurtarıp elimden tuttu ve sanki onu incitmişim gibi surat asarak:
- Ne yapıyorsun? Niye beni öpüyorsun diye sordu.
Yanlış bir şey yapmışım gibi utanmıştım. Onun ani sorusuna öyle şaşırdım ki cevap bile veremedim. Katya şaşkınlığının bir belirtisi olarak omuzlarını silkti. Kafasında bir şeyler çeviriyormuş gibi kanepenin bir köşesinde oturup uzun süre gözlerini bana dikip baktı. Bu kendini güç durumda hissettiği zamanlar yaptığı bir hareketti. Bu tür ani ve kesin değişimlere alışmam zor oldu.
Önceleri kendimi çok zorladım ve garipliğin bende olduğunu düşündüm. Aslında bu doğruydu da neden Katya ile başından beri arkadaşlık kuramadığımızı bir türlü anlamıyordum. Bu başarısızlık beni çok üzüyordu. Ondan gelecek her ani kelime ve kuşkulu bir bakış için ağlayabileceğimi hissediyordum. Kederim günden güne artıyordu. Çünkü Katya ile her şey öylesine çabuk değişiyordu ki bir kaç gün içinde benden soğumaya başladığını hissettim. Hatta bu soğukluk nefrete dönüşüyordu. Bu kızın yaptığı her şey ani ve sertti. Davranışlarında gerçek, soylu bir zarafet yoktu. Önce beni tanımamakla sonra da küçümsemekle işe başlamıştı. Bütün bunların hiç bir oyunu oynayamamamdan ileri geldiğine inanıyordum. Katya etrafta neşeyle sıçrayıp oynamayı çok seviyordu. Güçlü canlı ve çevikti. Ama ben tam tersiydim, hastalığımdan dolayı zayıftım., sessiz ve düşünceliydim. Oyun oynamaktan da hoşlanmıyordum. Aslında ben Katya'nın hoşuna gidecek her türlü özellikten yoksundum. Tüm bunların dışında herhangi birinin canını sıkıyor olma duygusuna dayanamıyordum. Kendimi sıkıcı hissetmeye başladım. Hatalarımı düzeltecek ya da bıraktığım zayıf etkileri değiştirecek gücü kaybettim. Kısacası, ümitsiz bir durumdaydım. Ama Katya bunu anlayabilecek durumda değildi. Hatta beni korkutuyordu. Bir kaç saat bir oyun öğrenmekte başarısız bir mücadele verdikten sonra şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ve canım sıkkın bir halde gözümde yaşlarla dururken birkaç dakika düşündükten sonra bana hiçbir şey sormadan fırlayıp kendi başına oynamaya gidiyor, günlerce benimle konuşmuyordu... Bu hareketlerine şaşırıp kalıyordum. Yeni yalnızlığım bana neredeyse daha önceki kadar acı geldi.
// //
- Netoçka neden senin yüzünden azarlanmak zorunda kalıyorum? diye sordu.
- Benim yüzünden değil Katya.
- Ama Madam Leotard seni kırdığımı söylüyor.
- Hayır Katya, hayır sen beni kırmadın.
- Öyleyse neden sürekli ağlıyorsun?
- Eğer istediğin buysa bi daha ağlamam.
- Her zaman böyle çok mu ağlarsın?
Cevap vermedim.
- Neden bizimle oturuyorsun?
- Çünkü ben öksüzüm.
- Annen ve baban var mıydı?
- Evet, vardı.
- Seni sevmiyorlar mıydı?
- Seviyorlardı, dedim sahip olduğum tüm güce ihtiyacım vardı.
- Fakirler miydi?
-Evet.
-Sana bir şey öğretmediler mi?
-Okumayı öğrettiler.
-Oyuncakların var mıydı?
-Hayır.
-Kek yer miydin?
-Hayır.
-Kaç odanız vardı?
-Bir.
-Bir oda mı?
-Evet.
-Ya uşaklar?
-Uşağımız yoktu.
-İşleri kim yapıyordu?
-Alışverişi ben yapıyordum.
Katya'nın soruları giderek daha acı verici oluyordu. Bütün anılar, yalnızlığım ve Katya zaten kanamakta olan kalbime zalim bir darbe indiriyordu. Heyecandan titriyor ve göz yaşlarımı tutuyordum.
-Bizimle yaşamaktan memnun musun?
Sesimi çıkarmadım.
-Güzel elbiselerin var mıydı?
-Evet.
-Elbiseni gördüm, bana gösterdiler.
-Neden bana bunları soruyorsun? dedim sandalyeden fırlayarak. Neden bana bunları soruyorsun, neden benimle alay ediyorsun?
Katya birden öfkelendi ve o da sandalyesinden fırladı ama hemen kendine hakim oldu.
-Seninle alay etmiyorum, dedi. Sadece anne ve fakir olup olmadığını öğrenmek istedim.
-Neden onları merak ediyorsun, diye bağırdım yürekten gelen bir acıyla ağlayarak. Neden bana bu soruları soruyorsun? Onlar sana ne yaptı Katya? ...''
Dikkat çektiğim muğlak noktayı aydınlatması açısından bir de Marmara Ünivarsitesi İlahiyat Fakültesi Türk Düşünce Tarihi ve İslam Ahlakı Ana Bilim Dalları Başkanı Prof. İsmail Kara'nın Derin Tarih dergisindeki ''İslam Medeniyeti Kimin Medeniyeti'' (sayı 7) ve ''Avrupa: cennet mi yoksa gâvurların cenneti mi?'' (sayı 6) yazılarından alıntılar yapmam istiyorum:
''İslam'ın elbette kendine mahsus bir 'medeniyet'i var, bunda şüphe yok. Hem de bütünlüğü olan/ bütünlük arayan; ruh-cisim, madde-mana münasebetleri, merkez-çevre ayarları, dost-düşman çizgileri, insan-insanüstü, insan-insan, insan-varlık-eşya münasebetleri, dil-üslup dengeleri iyi ayarlanmış, inceltilmiş, işlenmiş haliyle var. Merkezinde kelam/metin olarak Kur'an-ı Kerim, insan olarak Hz. Peygamber Efendimiz (sas), mekan olarak Mekke ve Medine yer alıyor. Sonra bütün bir İslam tarihi tecrübesi; büyük medeniyet merkezleri olarak Mısır'a, Mezopotamya'ya, Şam'a, Anadolu'ya, İstanbul'a , İran'a, Turan'a, Hind'e uzanan, buraların rengi ve kokusuyla uyum arayan/sağlayan, oralara kendi neşvesini, rengini, ve rayihasını zerk eden bir dünya, onun tasavvuru ve hayata aksedişi... İlimler, sanatlar, meslekler, edep...
İslam tarihinin içine doğru seyre çıkarsak, medeniyet karşılığında kullanılan kavramlar olarak hususen İbn Haldun'da umran ve hadariyet'le, bir ölçüde de irfan ve ünsiyet'le karşılaşacağız.
Bunların karşı hattında bedeviyet-vahşet ve -hem bilgisizlik, hem de kabalık/yontulmamışlık manasında- cehalet yer alıyor. Muhtemelen Aristo tercümeleriyle İslam dünyasına intikal eden ve ahlak, siyaset ve tarih kitaplarının baş kısımlarında mühim bir unsur olarak yer alan 'insanın tab'an medeni oluşu' (el-insanu medeniyyun bi'ttab ) prensibi var...''
''....Bu mantıkla 'hikmet'in sınırları içine çekilen ve İslam mirası ile dini-felsefi farklılıklardan ziyade benzerlikleri öne çıkaran Batı medeniyeti, bilimi, teknolojisi, kurumları itibariyle Müslümanlar için meşru, hatta kendilerine ait bir alan haline getirilmektedir....''
''....Bu iki maddede doğrular elbette var. Problem, zemini ve mantığında. Sorular şunlar: Yakın zamanların ürünü olan 'İslam medeniyeti' tasavvuru ile İslam'ın kendi 'medeniyeti' arasında farklılık ilişkisi mi, benzerlik ilişkisi mi önde gidiyor? Ve her halükarda ikisi arasında mesafe nasıl kapanacak? İslam medeniyeti dediğimiz, mantık ve kurgu itibariyle biraz Avrupa medeniyeti mi demek acaba?''
''Yıl 1720-21. Paris'e sefir olarak giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi, Osmanlı dünyasında yeni yeni filizlenen cazip Avrupa fikrinin, müsbete çalan garp hissiyatının ilk habercilerinden biri olarak Marly Şatosu'nun gözalıcı, gönül okşayıcı bahçesinde dolaşırken o meşhur hadis-i şerifi hatırlamaktan kendini alamaz: ''Dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir.
Ama nasıl bir hatırlayış bu? İçinde derinden derine şüphe kurtları ve yeterince fark edilmemiş yetersizlik fikirleri dolaşmaya başlayan, buna rağmen Fransızlara onların üzerinden gâvurlara yukarıdan bakmayı sürdüren Efendi, eninde sonunda cennete uzanan 'kendi zindanını' mı rıza ile isteyecek yoksa yolun sonu cehenneme çıkan 'ecnebilerin cenneti'ne mi tamah edecek? Sefaretname'sinde bu yoldaki tercihi o kadar açık değil ama aklının karıştığında, gözlerinin bir o tarafa bir bu tarafa kaydığında şüphe yok. (Eserin Fransızcasını vasıflı bir şekilde neşreden Gilles Veinstein kitaba, bence çok iyi bir tercih olarak Gâvurların Cenneti manasına gelen Le Paradis des Infıdels başlığını koyacaktır, Paris François Maspero)....... ''
''.....Bütün modernleşme tarihimizi etkisi altına alan medeniyet-kültür ayrımı da esas itibariyle bu çatlaktan boy verip yükselecektir. Taklit edilmesi gereken unsurları dinden, dilden ce coğrafyadan bağımsız üst bir çerçevede, bütün insanlığa (bu arada öncelikle yitik malı hikmeti arayan Müslümanlara) ait unsurlar olarak (özellikle bilim ve teknoloji) 'medeniyet'dairesinin içine alınacak, buna karşılık düşmandan korunması gereken, düşmanınkilerden ayırd edilen dini, milli ve mahalli unsurlar da 'kültür'ün altına yerleştirilecektir. Uyum (eski tabirle istinas ve ülfet) sağlanacaklar medeniyet hanesinde, mesafe konulacaklar kültür kaleminde gözükecek.
Bu ayrımın felsefi olarak savunulamaz oluşunun getirdiği ciddi problemler ve naifliğinin ortay çıkardığı zaafiyetler bir tarafa, yakın tarihimizde geçişkenlikleri kolaylaştırıcı ve hem taklit, hem de düşmanlık hatlarını koruyucu bir mekanizma olarak fonksiyonel olduğunu görmek gerekecektir.
Avrupa Birliği düşman hattında mı?
Erbakan'ın öne çıkardığı siyasi sloganlardan biri kalkınma ve ağır sanayi hamlelerine odaklanmıştı; montaj sanayiine paydos, fabrika yapan fabrika, 100 bin tank vs. DP, AP gibi milliyetçi, muhafazakar sağ partilerin de buna benzer sloganları vardı. Hepsi fabrika bacalarıyla minarelerin birlikte yükseleceği bir Türkiye ve şehirler silüeti tahayyül ediyor ve çiziyorlardı. Hem kalkınmış, hem dindar... Belki hepsi bilim ve teknoloji çerçevesinde medeniyet kavramının altına yerleştirdikleri bu unsurların aslında sömürgeci ve kapitalist bir düşünce dünyasının mahsulleri olduklarını (yeteri kadar) bilmiyor veya önemsemiyorlardı. Çünkü düşmanın silahıyla silahlanmak ve 'kuvvet' fikri de taklit hattı üzerinden meşru ve muteber hale gelmişti. (2. Dünya Savaşı sonrasında ABD politikalarının muhafazakarlar, milliyetçiler ve mütedeyyinler dahil Türkiye'yi hakimiyeti altına alması vakıasını da unutmamak lazım)
Erbakan diğer taraftan RP-Adil Düzen dönemine kadar Ortak Pazar'a (sonra Avrupa Birliğine dönüştü) karşı 'Hıristiyan kulüp' sloganıyla kuvvetli ve toplumsal karşılığı olan set bir söylem geliştirmiş ve bunun üzerinden hem tarihin derinliklerinden gelen düşman-Avrupa hattını tahkim etmiş, hem de kendi hareketini diğer sağ partilerden ayırmıştı.
AB üyeliği için kolları sıvıyan AKP, Avrupa'nın Türkiye'nin adaylığını esas itibariyle İslam/din üzerinden tartıştığı gerçeğini tamamen unut(tur)arak 'medeniyetler ittifakı' ve 'muasır medeniyet seviyesi' sloganlarını öne çıkardı.
Soru şu: 'Düşman' hat ne oldu ve Türkiye'yi Avrupa 'saldırı'larına karşı hangi unsurlar koruyacak?''
Osmanlı'nın kaderinde maddi bir yenilgi vardı ama 'manevi yenilgimiz' tamamen bizim komplekslerimiz sonucunda olmuştur.
Benim sorum da şu olsun Türkiye Büyük bir (post modern olmayan!) 'Osmanlı' mı olacak, küçük bir ABD mi?
21 Eylül 2012 Cuma
OSMANLI'YI FATİH'İN TOPUNU TAKAS ETMESİ YIKTI
''fatih dönemine ait olduğu kesin olarak bilinen tek top, üzerindeki kitabeye göre, recep 868 (mart 1464) tarihinde ali usta tarafından dökülmüş olup halen ingiltere'nin portsmounth şehri yakınlarındaki fort nelson müzesi'nde sergilenmektedir. teknoloji tarihçileri bu topun çağının çok ilerisinde bir teknikle hazırlandığını ve dönemine göre mükemmel bir silah olduğunu belirtiyorlar. ayrıca olağan üstü bir yapılışta olup topu ve kalıpları yapan ustanınson derece yetenekli ve iyibir teknoloji bilgisine sahip olduğunu ifade ediyorlar.
askeri tarihçiler, ingiltere'deki topunson derece hassa bir çalışma sonucunda üretildiğini, 60 cm. çapındaki bir topun birbirne vidalanabilmesi için yüksek mekanik bilgisive ayarı gerektiğini, her iki tarafın da aynı hassaslıkta döküldükten sonra ancak birbirine vidalanabileceğini, vida ve somun kısmı arasında hiçbir şekilde boşluk kalmamasının çok mühim olduğunu belirtiyorlar. uzmanlar, dişlilerin arasında boşluk kalması durumundabarutun ateşlendikten sonra patlamasıyla ortaya çıkan gazın bu arada dışarıya çıkabileceğini ve güllenin gücünüazaltacağını ya da bazen topun kendisinin infilakına sebep olacağını ifade ediyorlar. (bizde askeri tarihçi var mı,bilmiyorum. ama eminim ki bu 'ulaşılmaz' ifadeler olsa olsa batı tarihçilerinindir. şöyle: şimdi söyleyeceklerim topun ve ustanın kalitesini düşürmez ama; insalığın çok eski bir medeniyet tarihinin olduğunu anadolu, islam, fars medeniyetlerinden ve o zamanlardan 1464'e kadar bizim coğrafyada ve dünyanın bir çok yerinde medeniyetlerin modern zamanlara taş çıkaracak teknolojileri, ''alternatif tıpları'', batıda en fazla garnizon-'city'olabilen yerleşim yerlerini kat kat katlayan şehirleri vs. bir medeniyetlerinin geliştiğini belirmek zorundayım. top çağın elbette ilerisindedir ancak bu cengaveri bizi medeniyetimizden koparmak için bizden mutlaka ama mutlaka almayı ,müstemlekeler nazırlığında planlayarak, dünyada ancak -bugün bile sadece bir 'medeniyet' olabilmiş- avrupa milletlerinden; ingilizler yapardı... anlatım tam karşılamadı, ama fikri verebildiğimi düşünüyorum... a.b.)
avrupalıların her zaman dikkatini çeken ve uzun yıllar kilidbahir kalesinde, çanakkale boğazı'nı geçmeye kalkan düşman gemilerine karşı kullanılan bu top, 1807 yılında boğaz'ıgeçmek üzere gelen ingiliz sir james duckworth'un kumandasındaki donanmaya karşı kullanılmıştı. bu esnada ingiliz kumandanların dikkatini çekmiş, topun ingilterye alınabilmesi için diplomatik girişimlerde bulunmuşlardı. londra'daki the foundation of the royal artillery institution'ın sorumlusu genral sir henry lefroy, 1855'te kırım savaşı sebebi geldiği çanakkale'de bu efsanevi topu görmüş ve ingiltere'nin istanbuldaki konsolosu mr. calvert'ten topun alınmasını istemişti
mr. calvert 1857 yılında bab-ı ali'ye bir mektup yazmış ve bu topu istediklerini ifade etmiştir. ancak bab-i ali bu isteğe olumsuz cevap vermek yerine, sanat değeri yüksek geç tarihli bir başka top teklif etmiştir.. lefroy, 2 parçalı topun alınmasından vazgeçmemiş ve hurda değeri olarak bab-ı ali'ye o zaman içinçok yüksek bir meblağolan 1100 sterlin teklif etmişse de hazine tarafından kabul edilmemiştir.
avrupanın en önemli topu
ancak lefroy'un teklifi tamamen göz ardı edilmemiş ve para yerine biri 25 cm., diğeri 20 cm. armstrong tipi top ile 2 parçalı topun ingiizlerler takas edilmesi uzun müzakereler sonucunda kabul edilmiştir.''
''bu eşsiz topun ülkemize geri getirilmesi için tarafımızdan yapılan çalışmalardan, top osmanlı sultanı tarafından hediye olarak verildiği için maalesef sonuç alınamamıştır. ancak bugünkü ingilizlerin de topa gereken önemi vermediklerini görüyoruz. (sacaba gerçekten ingilizler daha sinsileşmedi de; norman stone'nin belirtiği gibi ''...2012'de ise bunlarla mukaese edilebilecekbirileri ya da birşeyler yok'' mu? gene de dikkat!) öyleyse topumuzu geri istiyoruz diyelim hep beraber!'' doç. dr., fatih üniversitesi fen-edebiyat fakültesi felsefe bölümü öğretim üyesi salim aydüz; derin tarih sayı 6 eylül 2012 syf. 92-93
osmanlıya kıyasıya saldıranlar yüzünden hiç içten bir osmanlı eleştirisi yapmamıştım. şimdi yapıyorum: bu 'top' (maneviyat, medeniyet, osmanlı) satma olayı kabul edilebilir değil. işte osmanlıyı bu yıktı: kendine güveninden, başarılardan gelen sebeplerden dolayı zaferi 'ayrıntılarda' aramadı. oysaki bu 'top' 'ayrıntısı' jön türkleri, enver felaketini ve onun orduyu-osmanlının geleceğini almanlara 'emanet' etmesine sebep oldu...
ve bugünkü ingilizler gereken önemi vermiyor, ancak tek tırnaklı bir medeniyet oldukları için haketmiyorlar da biz çok mu hakediyoruz. biz: erbakan'ın; ''allah'ın teknoloji nimetiyle kendini gelişmiş zanneden ülkeleri yakalama'' düsturlu hava sürtünmesi sıfıra yakın füze projesini ona yaptığımız post modern darbeyle (ya da darbeyi engelleyemedik; her türlü suçluyuz!) sabote edip ingilizlerin bziden önce yapmasına neden olan biz...
askeri tarihçiler, ingiltere'deki topunson derece hassa bir çalışma sonucunda üretildiğini, 60 cm. çapındaki bir topun birbirne vidalanabilmesi için yüksek mekanik bilgisive ayarı gerektiğini, her iki tarafın da aynı hassaslıkta döküldükten sonra ancak birbirine vidalanabileceğini, vida ve somun kısmı arasında hiçbir şekilde boşluk kalmamasının çok mühim olduğunu belirtiyorlar. uzmanlar, dişlilerin arasında boşluk kalması durumundabarutun ateşlendikten sonra patlamasıyla ortaya çıkan gazın bu arada dışarıya çıkabileceğini ve güllenin gücünüazaltacağını ya da bazen topun kendisinin infilakına sebep olacağını ifade ediyorlar. (bizde askeri tarihçi var mı,bilmiyorum. ama eminim ki bu 'ulaşılmaz' ifadeler olsa olsa batı tarihçilerinindir. şöyle: şimdi söyleyeceklerim topun ve ustanın kalitesini düşürmez ama; insalığın çok eski bir medeniyet tarihinin olduğunu anadolu, islam, fars medeniyetlerinden ve o zamanlardan 1464'e kadar bizim coğrafyada ve dünyanın bir çok yerinde medeniyetlerin modern zamanlara taş çıkaracak teknolojileri, ''alternatif tıpları'', batıda en fazla garnizon-'city'olabilen yerleşim yerlerini kat kat katlayan şehirleri vs. bir medeniyetlerinin geliştiğini belirmek zorundayım. top çağın elbette ilerisindedir ancak bu cengaveri bizi medeniyetimizden koparmak için bizden mutlaka ama mutlaka almayı ,müstemlekeler nazırlığında planlayarak, dünyada ancak -bugün bile sadece bir 'medeniyet' olabilmiş- avrupa milletlerinden; ingilizler yapardı... anlatım tam karşılamadı, ama fikri verebildiğimi düşünüyorum... a.b.)
avrupalıların her zaman dikkatini çeken ve uzun yıllar kilidbahir kalesinde, çanakkale boğazı'nı geçmeye kalkan düşman gemilerine karşı kullanılan bu top, 1807 yılında boğaz'ıgeçmek üzere gelen ingiliz sir james duckworth'un kumandasındaki donanmaya karşı kullanılmıştı. bu esnada ingiliz kumandanların dikkatini çekmiş, topun ingilterye alınabilmesi için diplomatik girişimlerde bulunmuşlardı. londra'daki the foundation of the royal artillery institution'ın sorumlusu genral sir henry lefroy, 1855'te kırım savaşı sebebi geldiği çanakkale'de bu efsanevi topu görmüş ve ingiltere'nin istanbuldaki konsolosu mr. calvert'ten topun alınmasını istemişti
mr. calvert 1857 yılında bab-ı ali'ye bir mektup yazmış ve bu topu istediklerini ifade etmiştir. ancak bab-i ali bu isteğe olumsuz cevap vermek yerine, sanat değeri yüksek geç tarihli bir başka top teklif etmiştir.. lefroy, 2 parçalı topun alınmasından vazgeçmemiş ve hurda değeri olarak bab-ı ali'ye o zaman içinçok yüksek bir meblağolan 1100 sterlin teklif etmişse de hazine tarafından kabul edilmemiştir.
avrupanın en önemli topu
ancak lefroy'un teklifi tamamen göz ardı edilmemiş ve para yerine biri 25 cm., diğeri 20 cm. armstrong tipi top ile 2 parçalı topun ingiizlerler takas edilmesi uzun müzakereler sonucunda kabul edilmiştir.''
''bu eşsiz topun ülkemize geri getirilmesi için tarafımızdan yapılan çalışmalardan, top osmanlı sultanı tarafından hediye olarak verildiği için maalesef sonuç alınamamıştır. ancak bugünkü ingilizlerin de topa gereken önemi vermediklerini görüyoruz. (sacaba gerçekten ingilizler daha sinsileşmedi de; norman stone'nin belirtiği gibi ''...2012'de ise bunlarla mukaese edilebilecekbirileri ya da birşeyler yok'' mu? gene de dikkat!) öyleyse topumuzu geri istiyoruz diyelim hep beraber!'' doç. dr., fatih üniversitesi fen-edebiyat fakültesi felsefe bölümü öğretim üyesi salim aydüz; derin tarih sayı 6 eylül 2012 syf. 92-93
osmanlıya kıyasıya saldıranlar yüzünden hiç içten bir osmanlı eleştirisi yapmamıştım. şimdi yapıyorum: bu 'top' (maneviyat, medeniyet, osmanlı) satma olayı kabul edilebilir değil. işte osmanlıyı bu yıktı: kendine güveninden, başarılardan gelen sebeplerden dolayı zaferi 'ayrıntılarda' aramadı. oysaki bu 'top' 'ayrıntısı' jön türkleri, enver felaketini ve onun orduyu-osmanlının geleceğini almanlara 'emanet' etmesine sebep oldu...
ve bugünkü ingilizler gereken önemi vermiyor, ancak tek tırnaklı bir medeniyet oldukları için haketmiyorlar da biz çok mu hakediyoruz. biz: erbakan'ın; ''allah'ın teknoloji nimetiyle kendini gelişmiş zanneden ülkeleri yakalama'' düsturlu hava sürtünmesi sıfıra yakın füze projesini ona yaptığımız post modern darbeyle (ya da darbeyi engelleyemedik; her türlü suçluyuz!) sabote edip ingilizlerin bziden önce yapmasına neden olan biz...
1. dünya savaşında osmanlı ordusu ve askerinin gücü
1. dünya savaşı'nda osmanlı ordusu, bu büyük ve birçok cephedeki savaşı alnının akıyla atlatacak kadar güçlüdür...
genel yanlış algıyla zannedildiği gibi batı karşısında korkunç bir ezikliği asla yoktur. hatta osmanlı'nın 'çöküş dönemi' diye hatalı bir adlandırma yaptığımız çöükş döneminde bile bu böyle değildir; osmnalı'nın ingilizlerle bozuşmasının ardından almanlara yaklaşmasıyla orduya yıllar yılı süren bir alman modeli aşılama süreci başlamıştır. alman askeri müfredatı hannibal'in müthiş askeri sanatını örnek alır; kuşatma tekniklerini bu düsturda uygular. (alman modelinin muhteşemliği diye kesin bir şey de yoktur ama osmanlı yapması gerekeni; düşmanının silahıyla silahlanmayı ve ona cevap verebileceğini düşündüğü düstur'u uyguluyor...) Ani hucüm, siper kazma, menşei osmanlıya ait; balkan savaşlarında ve birinci dünya savaşında kullanılmış, ikinci dünya savaşında tüm devletler tarafından taklit edilmiş ''üçlü alay sistemi'' , osmanlı askerinin -üzerinde özenle durulan- tüfek nişancışığı, osmanlı kurmay subaylarının çok iyi yetiştirilmiş uzman askerler olması, anadolu insanının gücü-dayanıklılığı ve bunun üstüne çok hızlı bir şekilde seferberliğe hazırlanması (bu da profesyonelliğin ve kalitenin göstergesidir) osmanlı ordusunun bu büyük savaştan alnının akıyla çıkamsını sağlıyor... savaşın ilk zamanlarında ingilizlerin osmanlının isteksiz ve tecrübesiz arap askerlerine karşı kazandığı kolay zaferler onların osmanlıya ve ordusuna karşı hatalı (bugün de bizim ersmi ideolojinin yediği halt) sosyal darwinist yaklaşım daha da pekişiyor ve onları çanakkalede ve kutü'l ammare'de felakete sürüklüyor...
oysa o yıllar bir ingiliz ast subaylarının (uzman ''nco'' kadrosu bir eşi dünyada yok denir bugün bile; osmanlı ordusu işte böyle bir dünya evinin muhteşem ordusunu felaketlere sürükleyecek kadar güçlüydü...
çanakkalede ise (mucizeler peygamberler devrinde mi kaldı bilmiyorum ama galiba) mucizelere bağlanan zaferimizn şifreleride işte bu bahsettiklerimde gizlidir; sanıyorum çanakkalede mucizelerden çok osmanlı kurumsal devletinin yıllardan gelen kalitesi ve kendini yenileme kabiliyeti vardır: yıllardır oturmuş alman modeli, boğazlar için alınmış ağır toplar, osmanlı subaylarının kurmay zekaları ve erlerimizn kalietsi, dayanıklılığı...
bizi 'ağlatan' müttefik zırlılarının mayınlara çarpıp hezimete uğraması olayının arkasında da osmanlı subaylarının harika bir icraatı mevcuttur; mayınlar boğaza paralel olaark döşenir, bunun yanında bir mayın hattı kıyıya yakın ve boğaza dik olarak döşenir. paralel mayınlardan kaçan düşman zırhlılarını gafil avlayan bu hattır...
ilahi müdehaleler hayatın her noktasında elbette vardır fakat osmanlı tarihindeki bu çarpıtmalar bizi tarihimizden koparır ve bir imparatorluk tecrübesinden ancek çok az bir verimle faydalanmamıza sebep olur...
evet osmanlı ordusu bu büyük savaştan alnının akıyla çıktı. osmanlıyı yıkıma götüren süreç ise ilk diktatörümüz enver paşanın yüksek stratejideki beceriksizliği oldu: osmanlı askeri çıkarlarıyla hiç alaksı olmayan galiçyaya ordular gönderdi, iki defa iranı işgal etmeye kalktı, ruslar karşısında osmanlıya asker ve zaman kaybettiren büyük bir kumar oynadı (ve bu sarıkamış değildir; sarıkamış hiç sikayet etmeyen erlerimizizn karda 75 km'lik yürüyüşüyle gücünü ve iyi hazırlandığını ispatlayan, neredeyse başarılı olacak bir harekattı. kayıp ise zannedildiği gibi 90.000 değil 30.000 di) ve orduyu hardacadı. ancak buna rağmen tümenler ve ordunun komuta kademesi bozulmadı ve bu savaşta iyice pişen uzman kurmaylar ve ordu istiklal savaşında başarılara imza attı...
kaynak: sık sık bu kaynaktan örnek veririm beni mazur görün ama bize herşeyler özellikle yanlış öğretildiği için sadece bir kitapla tarihimiz hakkında bize öğretilen birçok yanlışı keşfedebiliyorsunuz; ''dünya savaş tarihi 1. dünya savaşında osmanlı / edward j. ericson''. kitap güvenilirliğini savaşa bir avrupalı-sosyal darwinist bakış açısından bağımsızlığıyla ve yazarın işindeki uzmanlığından alıyor...
genel yanlış algıyla zannedildiği gibi batı karşısında korkunç bir ezikliği asla yoktur. hatta osmanlı'nın 'çöküş dönemi' diye hatalı bir adlandırma yaptığımız çöükş döneminde bile bu böyle değildir; osmnalı'nın ingilizlerle bozuşmasının ardından almanlara yaklaşmasıyla orduya yıllar yılı süren bir alman modeli aşılama süreci başlamıştır. alman askeri müfredatı hannibal'in müthiş askeri sanatını örnek alır; kuşatma tekniklerini bu düsturda uygular. (alman modelinin muhteşemliği diye kesin bir şey de yoktur ama osmanlı yapması gerekeni; düşmanının silahıyla silahlanmayı ve ona cevap verebileceğini düşündüğü düstur'u uyguluyor...) Ani hucüm, siper kazma, menşei osmanlıya ait; balkan savaşlarında ve birinci dünya savaşında kullanılmış, ikinci dünya savaşında tüm devletler tarafından taklit edilmiş ''üçlü alay sistemi'' , osmanlı askerinin -üzerinde özenle durulan- tüfek nişancışığı, osmanlı kurmay subaylarının çok iyi yetiştirilmiş uzman askerler olması, anadolu insanının gücü-dayanıklılığı ve bunun üstüne çok hızlı bir şekilde seferberliğe hazırlanması (bu da profesyonelliğin ve kalitenin göstergesidir) osmanlı ordusunun bu büyük savaştan alnının akıyla çıkamsını sağlıyor... savaşın ilk zamanlarında ingilizlerin osmanlının isteksiz ve tecrübesiz arap askerlerine karşı kazandığı kolay zaferler onların osmanlıya ve ordusuna karşı hatalı (bugün de bizim ersmi ideolojinin yediği halt) sosyal darwinist yaklaşım daha da pekişiyor ve onları çanakkalede ve kutü'l ammare'de felakete sürüklüyor...
oysa o yıllar bir ingiliz ast subaylarının (uzman ''nco'' kadrosu bir eşi dünyada yok denir bugün bile; osmanlı ordusu işte böyle bir dünya evinin muhteşem ordusunu felaketlere sürükleyecek kadar güçlüydü...
çanakkalede ise (mucizeler peygamberler devrinde mi kaldı bilmiyorum ama galiba) mucizelere bağlanan zaferimizn şifreleride işte bu bahsettiklerimde gizlidir; sanıyorum çanakkalede mucizelerden çok osmanlı kurumsal devletinin yıllardan gelen kalitesi ve kendini yenileme kabiliyeti vardır: yıllardır oturmuş alman modeli, boğazlar için alınmış ağır toplar, osmanlı subaylarının kurmay zekaları ve erlerimizn kalietsi, dayanıklılığı...
bizi 'ağlatan' müttefik zırlılarının mayınlara çarpıp hezimete uğraması olayının arkasında da osmanlı subaylarının harika bir icraatı mevcuttur; mayınlar boğaza paralel olaark döşenir, bunun yanında bir mayın hattı kıyıya yakın ve boğaza dik olarak döşenir. paralel mayınlardan kaçan düşman zırhlılarını gafil avlayan bu hattır...
ilahi müdehaleler hayatın her noktasında elbette vardır fakat osmanlı tarihindeki bu çarpıtmalar bizi tarihimizden koparır ve bir imparatorluk tecrübesinden ancek çok az bir verimle faydalanmamıza sebep olur...
evet osmanlı ordusu bu büyük savaştan alnının akıyla çıktı. osmanlıyı yıkıma götüren süreç ise ilk diktatörümüz enver paşanın yüksek stratejideki beceriksizliği oldu: osmanlı askeri çıkarlarıyla hiç alaksı olmayan galiçyaya ordular gönderdi, iki defa iranı işgal etmeye kalktı, ruslar karşısında osmanlıya asker ve zaman kaybettiren büyük bir kumar oynadı (ve bu sarıkamış değildir; sarıkamış hiç sikayet etmeyen erlerimizizn karda 75 km'lik yürüyüşüyle gücünü ve iyi hazırlandığını ispatlayan, neredeyse başarılı olacak bir harekattı. kayıp ise zannedildiği gibi 90.000 değil 30.000 di) ve orduyu hardacadı. ancak buna rağmen tümenler ve ordunun komuta kademesi bozulmadı ve bu savaşta iyice pişen uzman kurmaylar ve ordu istiklal savaşında başarılara imza attı...
kaynak: sık sık bu kaynaktan örnek veririm beni mazur görün ama bize herşeyler özellikle yanlış öğretildiği için sadece bir kitapla tarihimiz hakkında bize öğretilen birçok yanlışı keşfedebiliyorsunuz; ''dünya savaş tarihi 1. dünya savaşında osmanlı / edward j. ericson''. kitap güvenilirliğini savaşa bir avrupalı-sosyal darwinist bakış açısından bağımsızlığıyla ve yazarın işindeki uzmanlığından alıyor...
5 Eylül 2012 Çarşamba
Emre Uslu’nun ‘’Kürt sorunu biter mi? (2)’’ Yazısına Cevap
'Network' kavramı önemli olabilir ama Türkiye'deki hiç bir sorun batıyla ,tam olarak, örneklenip sağlanamaz, devlet, coğrafyra, insanlar, medeniyet, anlayış çok farklı çünkü... ''Kürt meselesini çözme iradesini gösteren bir siyasi ortamda pkk savaş etse bile toplumsal desteğini yitirir'' demokratikleşmedeki amaç zaten pkknın marjinal olduğunu ortaya koymak olacaktır; bizdeki Allah korkusu ve vicdan ‘post modern insan haklarından’ daha esaslıdır, İskoçlar gibi silah kullanmadan neredeyse bağımsızlık örneği varken pkk kadük kalacaktır; ancak iskoç örneğini değerlendirirken yine ülkemize özgü şartları göz önünde bulundurmak gerekecektir; Kürtler’de İskoçlar’daki gibi ayrılmak fikri büyük yankı bulmayacaktır, hem İstanbulda hem Diyarbakırda evi bulunan kürtler; mesela bunlar için ayrılık fikri kabul edilebilir değil, ya da diğer akıllı çoğunluk için de İstanbuldan, batıdaki hastanelerden, yaşamdan, üniversitelerden; Türkiye'den vazgeçip İran, Irak ve Suriyeyle ve pkk çetesiyle başbaşa kalmak fikri hiç te hoş değil...
Bir filimle ',Cesur Yürek', İskoçler neredeyse bağımsız olabilecek bir hale geliyor, aynı 'küreselleşme' bilgiye, insana, bir yere, bir mala kolay ulaşma Kürtleri Türkiye'ye sıkıca bağlıyor; ülkenin ve insanların kendilerine has şartları, coğrafya, medeniyet...
İşte bu yüzden; toprakları iyi bilen İngilizler için Osmanlıyı yendikten onu medeniyetinden kopararak yapılandırmak, ona yön vermenin tek şartıydı...
4 Eylül 2012 Salı
PKK MESLESİ ASLINDA AFRİKA MESELESİ
Ülkemizin kronik sorunları malumunuz; Ermeni sınırı, Yunaniztan ve diğer komşularımızla -aslında zaman zaman ‘idolojik zıtlık’tan çıkıp pragmatikleşmesiyle; zaten bazı güçlerin pragmatik oyunları olan - ‘ideollojik’ çatışmalarımız…
Bu zaman zaman pragmatikliğe kaçan durum örnek olarak mesela; Suriye’nin ve İran’ın, pkkya verdiği destek görüntüsünde, daha büyük güçlerin ülkemizi kronik sorunlarına boğması…
İran’nın pragmatik tikleriyle; pkkya verdiği kendi çapında destek, bize ‘’attğı kazıklar’’ vs. uzun vadede onların zararına ve İran aslında kendi kuyusunu kazıyor. Dünya’nın elinden İran’ı Türkiye ve Brezilya kurtarmıştı oysaki ve Arap Baharı’nın İran’ı ne kadar vuracağı bile, Mahir Kaynak’ın değişiyle İstinat noktası, Türkiye’ye bağlı. İran işgüzarlıklarıyla, Türkiye karşısında yaptığı pragmatik tikleriyle akıntıya karşı kürek çekiyor; konjektörün ve zamanın arkasında olduğu Türkiye’yi nakavt edebileceğini sanıyor.Oysa geleceğini kısa vadeli çıkarlarına satmayıp Türkiye gibi işbirliğine yanaşsa hem Türkiye hem İran büyük kazançlar elde etmiş olacak; tıpkı şimdiki Almanya ile Rusya yakınlaşması gibi. Almanya’nın bu duruma benzerliği şurda: Almanya Rusya’ya hatta hiçbir devlete karşı pragmatik davranmayıp bölgeseden ziyade küresel oynayıp Rusya’ya yakınlaşıyor; tabi bunu yeni Türkiye’nin oluşmasını önlemek, rakibini frenlemek için yapıyor. İşte tam da burada İran bahsettiğim tavrıyla Türkiye’nin küresel rakiplerine perde oluyor, bununla birlikte burada İran kendi kuyusunu kazıp ilerki zamanlarda-uzun vadede bizi ABD ile bölgesel anlamda daha çok karşı karşıya getirmeye zemin hazırlıyor…
Suriye’nin içerde büyük sorunlar varken pkkyı kullanarak Türkiye’yi karşısına alması mümkün mü? Suriye’nin bu yolla kendini kendini Türkiye sayesinde meşrulaştırmak bununla da kendini kurtarmak istediğini söyleyenler var ama oysa Suriye’ye ne Türkiye ne de dünyadan başka bir devlet şimdilik müdehale edemiyor. Anlatmak istediğim Suriye neden olabilecek bir müdehaleyi erkene çeksin? Ya da cevabını aradığm: İran’ın bu pragmatik tiklerinin arkasına komşularımızdan daha büyük güçler mi saklanıyor?
ABD, istinat noktası Türkiye, Rusya dengesine karşı Derin Avrupa (daha çok Almanya) ve Çin
ABD’nin Avrupa’yı ve Çin’i Enerji yollarından geleceğin iş merkezi Afrika’dan uzak tutmaya çaılştığı gerçeğini biliyoruz ve bunu sağlamak için küresel müttefik ( bölgesel anlamda olmayabilir ama ve buna dikkat ediyoruz; mesela tikli komşumuz İran’a sabır gösterip iş birliği yapmaya çalışıyoruz; yapmazlarsa kendi zararlarına…) Türkiye’ye ve kullanışlı düşmanı Rusya bloğuna muhtaç olduğunu…
Almanya işte tam da bu yüzden yeni Türkiye’yi asla istemiyor. Yeni Türkiye: Osmanlı hinterlantını kullanan ve bununla Çin ve Almanya’nın önüne set çeken bir siyaset…
Tabi biz düşmanın büyüğünü komşularızmızda değil de daha uzakta , Emre Uslu ve onun MİT’çi diye yaftalağı Sabah Gazetesi çalışanları arasında danışıklı dövüşe benzer atışmalarında aradığımız zaman.Emre Uslu’yu sevmem; 10 kere devletimin bir kurumuna sövüp bir kere bu MİT’in iyiliği için diyen adamı sevmek zorunda değilim. Sabah Gazetesi çalışanları ise yanlış yönlendiriliyor olabilir diye düşünüyorum; MİT’çi gibi gözükerek Emre Uslu’ya ve –özellikle dikkat edin- ,şunu diyip, ‘’Türkiye’de yakalanan İranlı ajanların pkk ile görüntüleri ortaya çıktı. Mit sabahtaki itlerini Emre uslunun üzerine tekrar saldi. Ne tesadüf’’ diyerek Alman sevindiren Mehmet Baransu’ya malzeme çıkararak…
Evet pkknın bitmeyişinin sebebini idelojik prangalarından kurtulamayan beyinlerimizde, pragmatik İranla asla olmaz;Ermeniler Azeri topraklarından çekilmeden asla sınır açılmaz gibi vs. ön yargılarımızda aramalıyız; Alman-Azeri*-İsrail sıkıfıkılığında, Azerbeycan’ın Türk dizilerini yasaklamasında aramalıyız, açılamayan Ermeni sınırında aramalıyız. Şu ön yargılarımızda aramalıyız: ‘’molla, pragmatik ve bize zararlı –ki uzun vadede hiç te öyle değil- İran’’, ‘’Ağrı’da Doğu Anadolu’da gözü olan Ermenistan’’, ‘’Hatay’ı kendi haritasında göstern Suriye’’de, zaten bu sorunlar çözülmesin diye kullanılan pkkda…
Ve bu önyargılarımızı kullanıp yeni Türkiyenin önünü kesmek amacıyla deli komşularımızın arkasına saklanan Almanya’da …
Ne Yapılmalı?
Büyük güçler tarafından kendisine asla verilmeyecek şeylerin hayliyle kendisine Azeri halkına ve Türkiye’ye zarar veren Ermenistan ne yapılıp edilip ikna edilmeli…
Mesela dağılan AB’den, batmış ,Yunanistan’ın idolojik saplantılarına rağmen, Yunanistan ve İtalya’yı kurtarıp onlarla işbirlğine giderek küresel çapta etkili bir ‘model’ kurulabilir…
Mesela ‘tikli İranı’ yine badirelerinden kurtarıp ona sabırla, gerektiği zaman da ‘ısırganca’ yaklaşılabilir, verilebilecek birçok örnek var; yani Osmanlı hinterlantına sahip çıkılıp düşman için pkk aracı gerksiz, etkisiz hale getirilebilir, bu iş küresel meseledir ve ancak bu şekilde biter.Pkk ancak ve ancak bu şekilde biteceğini yapılan bütün iyileştirmelere rağmen şiddetin dozunu artırarak ispatlamıştır…
Yok İran’nın bize attığı ‘’kazık attı’’, ‘’kurnazca nanik yaptı’’, yok bu yüzden Heronlardan yani anlık istihbarattan eksik kaldık (eylemi önlemede kullanılmaz anlık istihbarat…) ve diğer dünya ülkeleri 19.000 iha.lık filolara sahipken; neden ‘’iha. projemiz gecikiyor’’ gibi bir yapıcı eleştiriden çok,’İsrail baba’ bize Heron vermeyecek öldük bittik gibisinden saçmalayarak ‘Emre Usluluk’ yapacaksak , ‘’beceriksiz, komik MİT’’ şeklinde, İranla ilişkiyi keselim vs. şeklinde takılmaya devam edeceksek bu pkk kıyamete kadar sürer…
*Ve tarihten ilginç bir örnek sadece Azerbeycan değil, kafkasya; Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiki Osmanlıy’la nerdeyse savaşacak kadar kafkasyayı sevdiğini biliyormuydunuz, Edward J. Ericson’un Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı kitabından syf.201: ‘’…Rus ordusu 1917 sonbaharında Kafkaslar’da askerlerinin kuvveti kalmayıncabir bakıma ‘kendi kendini cepheden çekti’. Ruslar ordularını çektikleri için yeni bağımsızlaşan Ermenistan, Azerbeycan ve Gürcistan devletilerininorganize edilmesiyle oluşan zayıf federasyon Türklerle karşı karşıya bırakıldı. Ruslar Almanlarla Brest-Litosvk’da devam eden barış müzakerelerinde kendilerini kurtarmaya odaklanmışlardı. Bu yeni doğan Kafkas cumhuriyetlerinden hiç birinin barış masasında temsilcileri olmadığı gibi Ruslar da onların güvenliklerini emniyet altına alacak her hangi bir çaba göstermediler. Ocak 1918’de Brest-Litovsk Anlaşması uygulanmaya başlandığında bu ülkelerin ne varlığı garanti altına alınmıştı; ne de Türkler onların toprak bütünlüğünü gözetmek zorundaydı. Bu Kafkaslarda ciddi bir iktidar boşluğu yaratıyordu…’’ Almanlar ise bu durumdan çok rahatsız olmuşlardı, görünürde, güya, Osmanlı’nın Kafkasya’yı işgali Brest-Litovsk’u tehlikeye atacaktı ama sayfa 201’de bunun yersiz olduğunu anlıyoruz; bu doğrudan Almanya’nın Kafkaslardaki emelleriyle ilgili olabilir, belki de Lenin’in Alman ajanı olduğu gerçeğiyle… Syf. 205-206: ‘’…Barış görüşmeleri tekrar 11 Mayıs 1918’de Batum’da başladı; fakat Vehip Paşa bugün Gürciztan olrak bilinen toprakların büyük bir bölümüne sahip olmak istediklerine dair bir ültimatom verdi. Bir yandan delegeler konuyı tartışırken diğer yandan delegeler 3. Ordu durmaksızın ilerlemeyi sürdürdü
Almanlar özellikle Türklerin taleplerinden rahatsız olmuşlardı ve Türklerin eski Rus topraklarında durmadan ilerlemeye devam etmesinden hoşnut değillerdi (Osmanlı’nın Kafkasların içlerine doğru yayılmasını Brest-Litovk Anlaşması’nın ciddi anlamda ihlali olarak göriyorlardı). Ne yazık ki Almanlar ittifak politikası yüzünden Türklerle etkili ilişkilerini devam ettirmek zorundaydılar ve Türk akınlarını durdurmak için hileli yollara başvurdular. Albay Kress von Kressentein Türk 8. Ordu görevinden ayrıldıktan sonra Alman diplomat Count von Schulenberg ile birlikte Tiflis’e gönderildi. Bu iki Alman mevcut problemi alışılmasık yoldan ama olabildiğince yaratıcı bir biçimde çözebilmek için Trans- Kafkas Federal Cumhuriyeti’nin teyakkuza geçmiş liderleriyle hızlı şekilde müzakerede bulundular.
27 Mayıs’ta federal cumhuriyetin Gürcü temsilcileri bağımsız bir Gürcistan devleti kurulacağını duyurdular. Kress ve Schulenberg de yeni kurulan bağımsız Gürcistan devletinin Alman mandasında olacağını bildirdiler. Türkler çok kızmışlardı, Vehip Gürcistan’ın hemen işgal edilmesini haber verdi. Alman nüfusu Gürcistan’da etkisini neredeyse hemen gösterdi, her yerde Alman ve Gürcü bayrakları yan yana dalgalanıyorlardı. Hatta Alman ordusu piyade bölüklerinin bir kısmını deniz yoluyla Kırım’dan Gürcistan limanı Poti’ye gönderdi. Müttefiki ile arasında büyüyen anlaşmazlıktan dolayı harekete geçen Enver Paşa ve yeni Genelkurmay Başkanı Alman Genaral Hans von Seeckt tansiyonu düşürmek amacıyla görüşmede bulunmak için Batum’a gittiler. Türklerin kuzeye, Gürcistan içine doğru ilerlemesi Alamn baskısı sonucunda geçici bir süre durdu… ’’ Şimdi de yine sayfa 206’dan acaip bir alıntı: ‘’…Ermeniler ve Azeriler ilerleyen Türk kollarına karşıu taaruza geçtiler ve Kurdamir yakınında bir savunma hattı oluşturmaya çalıştılar. Fakat Halil’in 5.Tümeni Bakü’ye doğru atağa kalktı ve 27 Temmuz’da şehre hakim mevzileri ele geçirdi…’’ Alıntılarla anlatmak istediğim Azericiliğin daha doğrusu Aliyevcilik’in Almancılıktan pek te farkı olmadığı…
Tehlikeli ‘’Alman Aklı’’ yazıma da bakabilirsiniz
14 Ağustos 2012 Salı
Nedir Bu MİT-Emre Uslu Olayı?
( http://www.stargazete.com/politika/mit-cemaat-raporu-haberi-halki-kin-ve-dusmanliga-sevkediyor/haber-664515 ) Bu haberi polisci-cemaatçi (!) Emre Uslu'nun MİTçilikle (!) suçladığı Şükrü Küçükşahin'in http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21217083.asp yazısıyla birlikte değerlendirelim.Yazıda Şükrü Küçükşahin cemaat seçeneğini açık bırakıyor; üstü kapalı da olsa anlaşılır bir şekilde 'polis' seçeneğine işaret ediyor (aslında bu yazının temel dayanak noktası bu: bu cemaate sızmış 'polis-cemaat' unsurlarının ayrımını tam belirtmemesi, soru işareti olan...); Emre Uslu'nun ise tam da burada saldırması önemli; cemaatçi-polisçi takılan yazarlar 'MİTçi takılan' yazarlarla kavgayı bir huy haline getiriyorlar; yıpratma kampanyaları olabilir...
AK Parti,MİT-Polis,Cemaat 'çatışması' , ''MİT'le birlikte Ak Parti dikdatörlüğü (!) mü?''
Şükrü Küçükşahin'i pek benzetemedim yazının MİT'e verebileceği zarar yüzünden 'MİTçiye' -bu arada mitçi olsa nolur ki hepimiz 007 hayranıyız ama...- ; hem göstere göstere MİTçilik de yapılmaz ,hem de ise MİT'in açtığı dava ortada... bi de insanın aklına Savcı Sayan'ın ''Sıradışı'' programında biraz karikatürüze olsa da haklılık payı var olan;değindiği yukardakine kısmen benzeyen, mealen belirttiği durum geliyor: dış güçler Kılıçtaroğlunun kalitesiz muhalefetiyle meydanı AK Partiye bırakıyor; bununla onu dikdatörlükle suçlayıp Türkiye'de 'Arap Baharı' yapacaklar! Bunun yukardakine tersten benzeyen yönü Kılıçtaroğlunun bilerek yap(tırıl)ıyormuşçasına kendini, partisini rezil edip durması.Bu Ak Parti'ye sahte bir 'güç' sağlıyor...
Bu yukardaki Emre Uslu-Şükrü Küçükşahin zıtlaşması danışıklı dövüş olmasa bile kurumları birbirine düşürüp zarar vermesiyle zararlı...
Emre Uslu ise peşine takılanlar yüzünden ortalığı velveleye vermesi durumu için Kazım Karabekir'in hayatına bir göz atsın... Kazım Karabekir vatanın selameti için gerçekten zalim mahluklarla vatanı yıpratacak bir şekilde mücadele vermemiştir... Taraf gazetesinde de aynı yıpratıcı üslup; eleştiri sonuna kadar yapılır, kimsenin bir şey demeye hakkı yok ama kendisinin operasyon sahası olması gündeminin yoğunluğuyla ispatlı ülkemizde yıpratıcı uslup en zararlısı; tabi kötü niyetli olmayanlar için söylüyorum...
AK Parti,MİT-Polis,Cemaat 'çatışması' , ''MİT'le birlikte Ak Parti dikdatörlüğü (!) mü?''
Şükrü Küçükşahin'i pek benzetemedim yazının MİT'e verebileceği zarar yüzünden 'MİTçiye' -bu arada mitçi olsa nolur ki hepimiz 007 hayranıyız ama...- ; hem göstere göstere MİTçilik de yapılmaz ,hem de ise MİT'in açtığı dava ortada... bi de insanın aklına Savcı Sayan'ın ''Sıradışı'' programında biraz karikatürüze olsa da haklılık payı var olan;değindiği yukardakine kısmen benzeyen, mealen belirttiği durum geliyor: dış güçler Kılıçtaroğlunun kalitesiz muhalefetiyle meydanı AK Partiye bırakıyor; bununla onu dikdatörlükle suçlayıp Türkiye'de 'Arap Baharı' yapacaklar! Bunun yukardakine tersten benzeyen yönü Kılıçtaroğlunun bilerek yap(tırıl)ıyormuşçasına kendini, partisini rezil edip durması.Bu Ak Parti'ye sahte bir 'güç' sağlıyor...
Bu yukardaki Emre Uslu-Şükrü Küçükşahin zıtlaşması danışıklı dövüş olmasa bile kurumları birbirine düşürüp zarar vermesiyle zararlı...
Emre Uslu ise peşine takılanlar yüzünden ortalığı velveleye vermesi durumu için Kazım Karabekir'in hayatına bir göz atsın... Kazım Karabekir vatanın selameti için gerçekten zalim mahluklarla vatanı yıpratacak bir şekilde mücadele vermemiştir... Taraf gazetesinde de aynı yıpratıcı üslup; eleştiri sonuna kadar yapılır, kimsenin bir şey demeye hakkı yok ama kendisinin operasyon sahası olması gündeminin yoğunluğuyla ispatlı ülkemizde yıpratıcı uslup en zararlısı; tabi kötü niyetli olmayanlar için söylüyorum...
10 Ağustos 2012 Cuma
‘Erken Modern Çağ’ın Denizlerdeki Hakimiyet Mücadelerinden Türkiye’ye Örnekler
CHRISTER JÖRGENSEN, dokrora derecesini Londra University College’dan aldı.İsveç askeri tarihi uzmanı olan Jörgensen,2.Dünya Savaşı’na ilişkin,aralarında ‘’Rommel’’ ve ‘’Scandinavia during World War 2’’ gibi kitapların bulunduğu çeşitli eserlerin yazarıdır.
MICHAEL F. PAVKOVIÇ, doktorasınıManoa,Hawaii Üniversitesinde tamamladı.Hawaii Pasific Üniversitesi’nde tarih profesörü ve Diplomacy and Military Studies Programs müdürü oalrak hizmet vermektedir.Antik dönem askeri tarihi üzerine yayınlar yapmıştır.Basıma hazırlanan bir dünya savaş tarihi kitabı yazarları arasındadır.
ROB S. RICE, Amerikan Askeri Üniversitesinde antik ve modern deniz savaşları üzerine dersler vermektedir.’’Oxford Companion to American Military History’’ ve ‘’Fighting Techniques of the Ancient World’’ kitaplarında bölüm yazarlığı yapmıştır.
FREDERICK C. SCHNEID, North Carolina,High Point Üniversitesi’nde tarih profesörüdür.Doktora Tezini Avrupa askeri tarihi üzerine hazırladı.Avrupa askeri tarihine dair birçok kitabı olan Schneid,Society for Military History güney bölgesi müdürüdür.
CHRIS L. SCOOT, Royal Historycal Society ve Guild of Battlefield Guides üyesidir. British Commission for Military History ve Battlefield Trusts için dersler vermiştir.Askeri tarih konulu çeşitli kitaplar yazmış ve Battlefield dergisinde editörlük yapmıştır. Guild of Battlefield Guides’ın kurucularındandır.
‘Erken Modern Çağ’ın Denizlerdeki Hakimiyet Mücadelerinden Türkiye’ye Örnekler
‘Dünya Savaş Tarihi ERKEN MODERN ÇAĞ’ kitabından aldığım bazı notlar ve günümüze uyarlanabilecek durumlar,örnekler;donanmaların,kurumların,yöneticilerin,fark yaratan teknolojilerin kombinasyonları;
İnebahtı Savaşın’da Venedik için,Syf 221-227 arası:
‘’…Venedik Cumhuriyeti,doğu ticaretinden nemalanarak devletin dizginlerini elinde tutan girişimci ailelerin uğradığı zararı daha fazla görmezden gelemezdi.Bu kez mesele diplomatik yollarla halledilecek cinsten değildi…’’
‘’…Venedik filosu bu kent devletinin şu ana değin tertip ettiği en büyük ve en muhteşem deniz filosuydu…’’
‘’…Venedik tekneleri,batı dünyasının en gelişkin ve en iyi yönetilen ,deyim yerindeyse,Batı aleminin medar-ı iftiharı olan Venedik tershanesinde,Dante’nin cehennemine ilham kaynağı olan kazanlar ve binlerce işçinin emeğiyle inşa edilmişti.Serenissima(Venedik Cumhuriyeti’nin tarihi isimlerinden biri.Serenissima,Venedik,Ceneviz,Lucca,Sanmarino ve Lehistan-Litvanya Krallığı gibi,genel dış siyasetini ticaret üzerine inşa eden ve siyasi hegomanya mücadelelerinden uzak duran tarihi devletler için kullanılan bir tabirdi.)İnebahtı’da meydana gelecek nihai kapışma için,aylar öncesinden,işinin ehli uzmanların ve standart tekne uzmanların ve standart tekne aksamlarının kullanıldığı yüz gemilik bir filo kurmaya başlamıştı…’’
’…Dünya üzerinde başka hiçbir terhane,yeni nesil melez gemileri (silahlandırılmış mavnaları) bu süratte üretemezdi…’’
’…Zaferin üzerinden henüz bir nesil bile geçmemişti ki,yorgun Venedik,Osmanlılarla imzaladığı bir antlaşmayla Doğu Akdeniz sularında rakibinin egemenliğini kabul ettiğini duyurdu…’’(Venedik’in tarihe gömülmesinde Osmanlı yorgunluğunun etkisi büyüktür.A.B)
Çıkarımlar:
Devletin dizginlerini elinde tutan girişimci aileler bugün bizim sadece adı burjuva olan ‘burjuva ailelerimize’,dış menşeili beyaz türklerimize ne kadar da benziyor.İşini iyi yapmak, tavsiye ve danışma görevlerinden çok; vesayetçiliğiyle bilinen bürokrasimizi de andırıyor.Bir zamanlar ülkemiz de bu çevreler elinde oyuncaktı.Bu çevrelerin etkileri hala sürmekle beraber artık kısmen devletimizin ve seçkin olmayan çoğunluğun çıkarları ön planda.(Yani aslında AKP’nin bunlardan çekinmediği bunlarla işbirliği yapmadığı kadarıyla,İktidar şunu anlamalı günü kurtarma,’dengede tutma,dengeleri gözetme’ reflekskerini ‘Yeni Türkiye’ kaldırmaz!Bürokrasi freninden ayağını çekmesi iyiye doğru marjinal kararlar alması gerekmektedir.Bakın Yavuz Sultan Selim kalabalık bir orduyu Şah İsmail’in yakıp yıktığı Anadoluda gezdirmeyi riskli bulan –iaşe riski- Osmanlı yüksek bürokrasisine ,vezirlerine ve orduda sebeb oldukları çatlak seslere, boyun eyseydi bırakın önemli bir zafer elde etmeyi, Çaldıran’a bile gidemeyecekti.Ya da mesela asker kral Büyük Friedrich’in o kendisi için korkunç yılda savaşlarda aldığı marjinal kararlar olmasa bugünkü gibi bir Almanya bulabilirmiydik.Tarihteki örneklerden anlaşılacağı gibi devlet adamları korkusuzca gözü pek kararlar aldıklarında büyük başarılar elde etmiş,devletlerini kurtarmış ve ona önemli bir ivme kazandırmıştır.Türkiyenin ‘Yeni Türkiye’ye giden yolda ihtiyacı olan bu ‘ivmedir’ İktidarın korkmadan reformcu günlerine geri dönmesi gerekiyor.Gerçi koalisyonla eli kolu bağlı bir –kendinin de belirttiği üzere:’’Bana yeterli oyu vermediniz!’’ diyip icraat yapamamasından dert yanan- Erbakan örneği varken iktidarın oy kaybından korkması anlaşılabilir ama bu daha çok mücadele ettiği çevrelere benzetiyor kendisini;halkı hafife almasıyla…Hep sağduyulu olmuş olan halkımızın reformlara,lazım gelen marjinal icraatlara vereceği tepki daha çok oy olacaktır.)Ne mutlu bize ki bu çevrelerin kendi ikballeri ve dış güçlerin çıkarları sarmalında harcanıp duran Türkiye halkı ve devleti artık bu bahsedilen durumdan kurtulmaya doğru gidiyor.Dünyadaki trend de bu yöndedir.‘ABD Devletinin’ çıkardığı ya da en basitinden göz yumduğu ‘krizin’ küresel sermayeyi ‘ulus devletler’ karşısında zayıflattığı aşikardır.Koca devletin, 300 milyonluk halkın hatta dünyanın FED’in ve onu yöneten ailelerin elinde oyuncak olmasından kurtarılması gerekti…Bunları yazarkenki amacım ise sermaye düşmanlığı-liberalizm değil, ‘vahşi kapitalizm’ ve ’seçkincilik’tir.ABD ‘’ekonomideki korkunç rakamlara’’ rağmen iflas etmeden yoluna (hatta Arap Baharı adı altında oluşmasına yardım edilen sosyal patlamalarla;Çin ve Avrupa üzerinde sağladığı-sağlayacağı hegomanyasıyla bu rakamlara rağmen daha iyi) devam etmesini; siyasi hegomanya mücadelelerinden uzak durmamasına ve bunu sağlayacak;ordusuna,’istihbaratına’,bürokrasisine;’’hard power’’,’’soft power’’ araçlarına borçludur.Yukardaki örnekten anlaşılacağı gibi siyasi mücadelelerden uzak durmuş devletler ‘para güç değil,güç paradır’ düsturuna nazire yaparcasına başarısısız olmuşlardır.Siyaseti bir kenara bırakan; Venedik te devletin dizginlerini elinde tutan ailelerin ticari çıkarları uğrunda Osmanlı karşısında yorulmasından dolayı yıkılmıştır.Tabi böyle bir devlet ne kadar devletse;çünkü benim devletten anladığım seçkinlerin değil çoğunluğun,halkının ve bunlarla ayrı tutulamayacağı için (önce insan düsturuyla tabiki;aksi takdirde bu sefer başka ‘seçkin’ zümrelere davet çıkarılır..) devletin kendi çıkarlarını koruyan bir yapıdır,ya da bu günlerde böyle birşeye rastlanılmasa bile en azından temennimdir, olması gerekendir.Anlaşılacağı üzere dünya siyasetinde yine halkımızın ve insanlığın çıkarları için aktif rol almaktan korkmamalıyız.’’Şurda ne işimiz var,şunla da küstük’’,’’Türkiye uçak gemisini napacak’’ ya da ‘’Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’’ vb. safsataları lütfen yukarıdakilerle birlikte düşünelim.Uçak gemisini maliyetli bulursanız; askeri casusluk,darbe rezaletleriyle çürüklüğünü kanıtlayan TSK’nın milyar nufuslu Çin’den katbekat fazla general sayısını,maaşlarını ve sayıştayın denetleyemediği bu kurumu sorgulamanızı istiyorum.Çarçur edilen paraların belki de daha azının bizi üstün bir duruma getirecek stratejik bir araca yatırılmasının kazancını ise ’maliyetle’ açıklayamıyorum…
‘’Orda ne işimiz var,burda ne işimiz var’’a kitaptan başka cevaplar da var,İnebahtının Şifrelerinden, Sayfa 221: ’’…Gelgelelim.1538’den bu yana (Preveze’den) köprünün altından çok sular akmıştı.Bir kere,Türkler artık sadece Avrupa’nın servetine karşı mücadele etmiyorlardı.Yeni Dünya’nın keşfi,altın ve gümüş başta olmak üzere,el değmedik uçsuz bucaksız arazilerin doğal kaynaklarının Avrupa’ya akması sonucunu doğurmuştu.Bu zenginliğin büyük kısmı,yarım adada Mağribilerle asırlarca boğuşup en sonunda mücadeleyi Kuzey Afrika sahillerine taşıyan,tecrübeli ve kudretli İspanyol ordusunun hazinesine gidiyordu...’’ ve İngilizlerin Dünya hakimiyetine giden yol;Sayda 228,Gravelines(1588) deniz savaşı anlatımında geçiyor:’’…İngilizlerin hikayesi farklıydı.İspanyollar ve portekizliler,Asya’ya uzanan ticaret yolları ve Güney Amerika’nın maden ve nadide matalarına çoktan el koymuşlardı;İngiliz tacirleri için, el değmedik zenginlik kapıları bulmak istiyorlarsa,uzak diyarlara yelken açmak dışında bir seçenek yoktu…’’Bu örneklerden günüzmüz Türkiyesi için çıkaracağımız sonuç ise şudur:Dünyada iddalı bir konuma gelmek için eski; komşularından bile uzak duran zihniyetten, örneklerdeki gibi bir zihniyete geçiş yapmamız gerekmektedir. Türkiye’nin ‘keşfi’ ise Afrikadır,petrol ve diğer hammadeleriyle komşuları ve yakın çevresidir.Stratejist Ömer Özkaya’nın belirttiği üzere gelecekte besinin öneminin artmasıyla Afrika’nın verimli toprakları değer kazanacak,Afrika yeni iş sahası ve maddiyatı kısmen yükselecek Afrika halkı sayesinde yeni bir pazar olacaktır.Önce insan düsturuyla,önce insanı kazanması gereken Türkiye (burda Türk okullarının üstlendiği misyon çok saygıdeğer) Afrika’nın nadir metallerinden ve Afrika pazarından, ABD iş birliğiyle; Çin ve Avrupa’nın Afrikadan uzak tutulmasıyla birlikte; fazlasıyla yararlanması gerekir.Burada petrolcü Bush’un tarihi ipek yoluna verdiği önemi hatırlatmak gerekir,Çin’le mücadelemiz bu yönde de olacaktır;Uzakdoğu için Türkiye; Ortadoğu ve Afrikayla arasında bir köprü-aracı mı olacak,rakabetinde üstün mü gelecek yoksa ABD-Türkiye-Rusya eksenli-dengeli modeli Çin ve Avrupa tasfiye mi edecek?Kılıçtaroğluna sorsanız Türkiye’nin ne işi vardı Somalide,tabi sonra kendisi de Kenya’ya gitmişti:Yeni Türkiye ise kalitesiz muhalefeti eleyecektir…
Bunlar bir kenara Venedik’in ‘tershane kurumunun’ harikalığı,’standartlarının’ oluşu, başarı ve zafer arayışının bir ürünüdür…
Devletlerde üst yönetim ne kadar başarılı,geleceğe dair planlar ne kadar isabetli olursa olsun, bunları gerçekleşitirecek kurumların kalitesi işlerliği sonucu belirleyecektir:Devlet Bahçeli Kandilin imha edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor,bunun her seçenek gibi korkmadan tartışılaması gerekir, bunun dünyada örnekleri vardır ama 6 saat çatışan askerlerimize ambulansın TSK’nın helikopterinden önce ulaşması rezalet hadisesini(hani şu sisten gidemeyen helikopter(!)) hesaba hiç katmıyor.
Mahir Kaynak’ın Hangisi Belirleyicidir yazısının son paragrafı:’’MHP ABD ile birlikte olmayı uşaklık sayıyor,Rusya’yı hesaba bile katmıyor.Başka bir ülkeyle ittifaktan da söz etmiyor.Türkiye’nin tekbaşına günün şartlarına göre hareket edebileceğini ve gücümüzün buna yeteceğini düşünüyor.Kahramanlık ve vatanseverlik maddi bir desteğe ihtiyaç göstermeden hedefe ulaşmamızı sağlar diyor.Etkili bir güç olmak için ne ekonomik bir güce ne de bilimsel üstünlüğe gerek görmüyor.’’
Tabi ekonomik bir gücün ve bilimsel üstünlüğün sağladığı kurumlara ve araçlara da…
İngilizlere Denizlerdeki üstünlüğü ve dolayısıyla tarihteki dünya üstünlüğünü açan basamaklardan:
Sayfa 228:’’…Drake ve rakip ‘deniz kurtları’,teknolojinin son nimetlerinden faydalanıyorlardı.İngilizler her ne kadar,her ne kadar,gelecekte denizlerde kuracakları tahakküm zihinlere böyle bir izlenim kazısa da denizcilik başarılarını öyle doğuştan getirdikleri yeteneklere borçlu değillerdi.Bilakis İngiliz tershaneleri,8.Henry saltanatında,o vakte değin görülmemiş büyüklükte ve güçte savaş gemilerinden bazılarını kazıklara yerleştirmekle meşguldüler.Üstelik bu yol hiç te pürüssüz değildi…(Mary Rose’nin batışı kastediliyor;bizim pek te alışık olmadığımız projelerde ısrar-takip bu açıdan önemli olsa gerek A.B)’’…8. Henry,ada topraklarında kendi ayakları üzerinde durabilen bir gemi ve silah imalatının alt yapısını kurabilmek için epeyce zaman ve para harcamıştı. ( ve bakalım bugün iktidarın yerli silah sanayi atılımına hangi kadrolar konacak… A.B)Krallığa davet edilen İtalyan ustalar(bu durumu ise kısmen bugün bay Kemalistlerin beğenmediği İran’ın teknolji transferleri-hırsızlığıyla/hırsızlık derken; bunu tüm dünya yapıyor!/ kendine nefes alacak alan açan İran’ın durumuna benzetebiliriz,Ömer Özkaya da bakın ne söylüyor: ‘’İran bu noktada çok ciddi bir örnektir.‘Ben kesinlikle bir F-16 ya da bir Fantom üretemem /F-15 taklidi uçaklarının olduğunu biliyoruz belirtmek istiyorum ama…A.B/ ,ama başka bir şey üretebilirim’ dedi ve oturdu, 2500-3000 kilometre menzilli füzeler üretti./ İşte bir stratejik aracın siyasetteki etkisi,sağladığı manevra alanları!/ A.B),babasının donanması için ilk büyük gemileri inşa etmişlerdi.Bu zanaatkarların oğulları,İngiliz meslektaşlarını yetiştirmekle kalmamış;savaş gemisi tasarımı ve bronz ve demir top dökümünde bunlarla rekabete girişmişlerdi.Deney ruhu (buradan TUBİTAK’a ve üniversitelere büyük görev düştüğünü anlaşılmalı ve onları hertürlü ideolojiden sıyırıp asıl görevleri olan AR-GE’ye yönlendirmeliyiz) ve denizlerde yayılma ,İngilizlere, sanatlarını tam bir zarafet seviyesine çıkararak,İspanyol teknelerinden birçok bakımdan üstün gemiler yapabilmelerine imkan tanıdı.Zaten bu durum Felipe’nin ‘’Yenilmez Armada’’sı karşısında onları zafere taşıyacak en önemli etken olacaktı.( ‘denizlerde yayılma’ ve ‘’Yıllar ilerledikçe,teknoloji taktikleri değil taktikler teknolojiyi belirlemeye başlamıştı’’ durumlarından çıkaracağımız ise;teknolojimizi geliştirip rahat siyaset yapabilme araçlarına sahip olmamız gerekmekte ve TUBİTAK’ın ve üniversitelerimizin halkın meşrulaştırdığı siyasi otoritenin amaçları doğrultusunda; ona göre teknoloji üretip bilim yapması onun siyasetinin -dolayısıyla halkın tercihinin!- hizmetine girmesi gerekmektedir.Eski Türkiyedeki gibi ideolji ve dogma pompalayarak ‘seçkinlerin’ propogandasını yapmaması gerekmektedir.)
Şimdi de ‘fark yaratan’ silah arayışlarına bakalım…
Syf.227 Sir Walter Raleigh: ’’Denize hükmeden (bugüne uyarlarsak bugünün teknolojine ve bilimine hükmeden diyebiliriz) ticarete hükmeder;dünya ticaretine hükmeden dünyanın zenginliğine ve nihayet dünyanın kendisine hükmeder.’’
Syf. 229:’’…Drake,Frobisher,Howard ve diğerlerinin en büyük avantajlarından biri, üstün seyrü sefer yeteneklerinin yanı sıra,hemcinslerinden en az iki misli daha hızlı ateş açan hafif ve yer değiştirilebilir toplardı.Yenilikçi fikirler,cüsse ve maliyete meydan okuyordu.(Bu olayın önemini anlamak için Prof. Necmettin Erbakan’ın YouTube’den bulabileceğiniz ‘‘Erbakan Gizli Silahı Açıklıyor’’ videosunu izleyebilirsiniz.Yine kurumların-araçların, başarıdaki etkisini iyi bilerek atalarının yenilikçi arayışlarını aratmayan İngilizlerin çok yakın zamanda gerçekleştirdiği projeyi yıllar öncesinden söylüyor Erbakan.Postmodern darbeyle gitmek zorunda kalmasıydı belki bu projeyi/maliyeti ucuz ve hava sürtünmesi sıfıra yakın olan madenler sayesinde her türlü uçan araca kesin galip bir füze projesiydi/ onlardan önce Türkiye yapacaktı, kimbilir… A.B)İspanyol toplarının çoğunun attığı devasa taş gülleler,gerçekten de yıkıcı,ölüm saçan silahlardı;ama öte taraftan bunları üretmek,İngilizlerin ucuz ve balistik olarak üstün demir güllelerine kıyasla çok uzun zaman alıyordu.Dahası İngilizler,siyah barut kullanılan toplarda,bellibir noktadan sonra namlu uzunluğunun hiçbir fayda getirmedğini doğru hesaplamışlardı ’’ Konjektür tek başına yetmez.Teknolojiyi,bilimi,tekniği ‘keşfedip’ bu avantajlı olduğu kadar ucuz ve pratik durumları modern zaman Türkiyesine örnek alıp, uyarlayıp dünya sahnesine çıkmalıyız.
‘Fark yaratan’ silahların önemine dair örneklere devam edelim,Syf.234-235:’’…Yanıcı silahlar daha önceden gördüğümüz gibi,İnebahtı’da sahne almışlardı ve İspanyol Armadası’nın silah envarterinin önemli bir bölümünü oluşturuyorlardı.İngilizlerin ele avuca sığmayan teknelerini yakalamaya muvaffak olsalar,düşman gemilerini yine yanıcı kireç dolu çömlekler ve ‘bomba’ kıvılcım ve bilyelere boğacaklardı.Rodos gemileri en az iki milenyum evvel,düşman teknelerine mahmuzları üzerinden kızarmış yağ dolu çömlekler fırlatmışlar;Bizanslılar,Konstantinapolis’e yönelen nice taaruzu Rum ateşi yardımıyla püskürtmüşlerdi.Büyük İskender’in M.Ö 332’de,Sur şehri etrafında inşaa ettirdiğikuşatma yapıları,tutuşucu ve yanıcı silahlar taradından tahrip edilmişti.(Malta Kuşatması’nda bu tür silahlar çok şehit vermemize neden olmuştu.A.B)Uzun lafın kısası,İngilizlerin kullanmayı planladıkları silah yeni bir şey değildi.
Ateş Gemileri
Ateş gemileri,20. yüzyıla değin bilinçli olarak yönlendirilebilen,güdümlü tek silahtı.Bu sıfatı haketmesinin sebebi,mürettebatın,yanar vaziyette düşmanın üzerine sürdükleri patlamaya hazır teknekleri,sandallara binip kaçmaya başlayavcakları son ana değin terk etmemeleriydi.Ateş gemileri,İspanyolların ödünü patlatıyordu;ne de olsa bu silahla ilgili hoş hatıraları yoktu.Bundan dört sene evvel Giambelli isimli İtalyan ‘Antwerp’in Cehennem Ateşlerini’ ordularının üzerine yolladığında,İspnyollar dehşetengiz bir kayıpla sarsılmışlardı.Ateş,sayaç vaya temasla infilak eden bu cehennem silahları,akıntya bırakılıp kuşatmacı İspanyolların arasına salındıklarında,yüzlerce askerin telef olmasına sebeb olmuşlardı…’’
Syf.230: ‘’…Gravelines Savaşı’nda Lort Howard’ın en kötü sekiz gemisini seçip ateş gemisine çevirmesi,İngiliz tarihinin en karlı askeri harcaması olarak kabul edilir…’’
Fark yaratan silahlar,pratik ucuz çözümler-icatlar;yorum sizin…
İngilizlerle İspanyolların dünyadaki prestijleri açısından yerdeğiştirmesini sağlayan, Britanya’yı istiladan koruyan, devletlerin geleceğinide önemli etkileri olması açısından;kurumları-araçları ve bunların kalitesini-niteliğini irdeleyecek örneklerle bitirelim
Syf.236: ‘’Onlardan daha süratli oluşumuz,çevikliğiğmiz … İspanyol gemilerinden daha fazla top taşımamız … onların tek bir atışına karşı toplarımızı iki kere ateşlememiz – daha iyi topçularımızın olması.’’ İngiliz kaptan Nicholas Gorgas.
Syf.250:’’…İngiliz bahriye nezareti katibi ve aynı nezaretin marifetli sivil yöneticisi Samuel Pepys,kaleme aldığı günlüğünde,İngiliz donanmasını günün birinde Felemenkliler ve Fransızlarınkinin üstüne taşıyacak teknolojik,taktik ve bürokratik temellerin atıldığı vakitlerde,İngiliz denizcilik sisteminin işleyişine dair mükemmel bir kesit sunar…’’
Osmanlının ‘altın çağı’nda da batılı gezginlerin hatıratlarında Osmanlı bürokrasisinden hayranlıkla sözettiğini de biliyoruz zaten…
İspanyol Armadası İkinci Felipe’nin’’İspanyolların nesiller boyu devam eden mücadeleye getirdiği bitmez tükenmez imparatorluk kaynakları ve organizasyon ve planlama kabiliyetleri özlem ve hedefleri altında kalmayan bir kral’’ olmasına ve’’dimağları zorlayan mevcuduna rağmen’’ İngiliz ateş gücüne,hızına,pratikliğine ve nefer kalitesine (bakın insanlığın tarihi moderniteye o kadar da uzak değil, burdan ise;’nefer kalitesinden’ profesyonel ordunun önemi hakkında dersler çıkarabiliriz…) karşı yenik düşmüştür.Yönetim nekadar kaliteli olursa olsun başarının anahtarı kurumlardır.Çürümüş yapı ve kurumlarımızın baştan sona yenilenmesi gerekmektedir;zihniyeti,yapısı,niceliği,niteliği; her şeyiyle…
Galipleri analiz etmeye çalıştık.O zamanın devletlerini ve kurumlarını besleyen,onları başarıya götüren; altın,gümüş,yeni pazarlarda hakimiyet,nadide metalar ve bunlara ulaşmayı sağlayacak araçlar olan;aktif,akıllı siyaset,fark yaratacak,üstünlük sağlayacak teknoloji,teknik ve bilimdi. Bugüne baktığımızda şartların çok ta değişmediğini görüyoruz.Türkiye’yi başarıya götürecek olan ‘keşif’ ise yakın çevresindeki ve Afrika ülkeler hammaddeleri,nadir madenleri ve pazarlarıdır.Bunları gerçekleştirirken ise hiç te ‘emperyalist’ olmaya ve batı gibi o ülkelere zulüm yapmaya gerek yoktur;büyük olmaya korkacak hiçbir sebebimiz yoktur,hatta medeniyetimizin ‘modernite’ kıskacındaki insanlığın acilen yardımına koşması gerekmektedir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



