3 Temmuz 2017 Pazartesi
1 Nisan 2017 Cumartesi
Turkish Army Band Performing in Pakistan Day Parade - 23 March 2017
Only a nation, only one state;
Turkey-Pakistan and all other Islamic world
İttihad, Tanzim, Yakîn-i Muhkem
دولت ابد مدت
Devlet-i Ebed-müddet
The Eternal State
11 Mart 2017 Cumartesi
TÜRKİYE’NİN DİKKATİNE SORULAR, ARAYIŞLAR, NOTLAR-‘’ YÜKSEK DOZ GELECEK’’TEN
T.C’NİN UZAYDAKİ KOLONİLERİ
Yakın zamanda ‘’ Yüksek Doz Gelecek‘’ adlı, beş bilim kurgu
romanından oluşan bir kitap yayımlandı. Kitapta Güneş sistemimizde insanoğlunun
gelecekteki kolonileşmesine dair romanlar okuduk. Yalnız dikkat çeken bir nokta
vardı açıkçası. Romanlarda ya tüm insanoğlu dünyada bir devlet, ya da mesela Ay’da,
Jüpiter’de, Mars’ta, Venüs’te ayrı ayrı birer oluşum şeklinde kurgulanmış.
Belki de devletlerin serencamının sonucu kesinlikle böyle olacaktır ancak bunu
tam olarak kestirebilmek şu an için resmen kahinlik olur. Şöyle bir senaryo da
düşünülebilir: Dünya’daki devlet ve veya oluşumlar-örgütler Dünyada ve Güneş
Sistemi’nin diğer unsurlarında tek bir örgüt-devlet birlikteliği düşüncesinin
aksine, belki de dünyadaki çok parçalı ya da büyük parçaların müttefikliği şeklinde
‘’ uluslararası ilişkilere‘’ girebilirler. Mesela ‘’ Batı uygarlığı‘’; ‘
Birleşik Avrupa Devletleri’ gibi bir oluşumla bir de Güneş Sistemi aracılığı
ile insanoğlunun hayatını tekrar mahvedebilir. Asya’daki devletler başka bir
baş çekebilir ya da farklı farklı kıtalardaki devletler Güneş Sistemi’ndeki
rekabet için birbirleriyle çok sıkı müttefiklik sistemleri geliştirebilir.
Hatta belki de bazı örgüt ya da devletler sahte veya gerçek bir ‘’uzaylı’’,
yapay zeka işgali senaryosunu bahane ya da işbirliği şeklinde kullanmak
suretiyle yine diğer kalanları şerefli bir yaşamdan yoksun bırakabilir. İşte bu
ihtimaller dahilinde o zaman ‘’ evrensellik’’ belki de siyasi manada yeni bir
anlam kazanabilir ve siyasetteki ‘’ uluslararası ilişkiler‘’ terimi artık bir
çöp olur…
Her iki senaryoda da ‘’ Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güneş
Sistemi’ndeki ve ötesindeki kolonilerini’’ düşünüp tasavvur etmek, gelecekte
düşünülen Dünya’daki veya Güneş Sistemi’ndeki diğer insanoğlu ya da diğer başka
yabancı unsurların sultası altında milletimizin ezilmesinin önüne geçmek için ilk
adımdır. Zira kitabın yazarlarından sayın Orkun Uçar da bir milletin bilim
kurgu edebiyatında olmaz ise gelecekte de olamayacağına dikkat çekiyor.
Bu adımı ise şu şekilde temellendirmek yerinde olacaktır:
‘’ Kün tuğ bolgıl kök kırıkan’’- ‘Güneş Bayrağımız gök
çadırımız.’ Ve
‘’ Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, sönmeden yurdumun
üstünde tüten en son ocak‘’
Yani var olan tüm mikro-makro alem ve evrenlerde, Devlet-i
Ebed Müddet’in varlığına hizmet eden canlı-cansız en küçük birimlerden en büyük
organizmalar ve organizasyonları tasavvur etmek ve bunun temini ve devamı için milletimizin
fert ve birimlerini buna uygun şekilde bir bilinç etrafında toplamak, onlara bu
ülküyü aşılamak yerinde olacaktır. Devlet-i Ebed Müddetin en kötü koşullar
düşünüldüğünde tek bir ferdi-(mikro boyutta bile olsa-zira virüs şeklindeki
yapay zeka fikri ilginç gerçekten; ‘’ Yüksek Doz Gelecek, Demir Yıldız-Orkun
Uçar‘’-)canlı cansız tek bir hizmet edeni bile kalsa, o şey, devletimizi
yaşatmaya o senaryonun şartlarına ve zamana göre gizli-açık ya da zamanı gelince
ortaya çıkacak bir şekilde devam ettirmelidir. Zira bu motivasyon bu en kötü
senaryonun yaşanmasının önüne geçmek adına var olacaktır ve teşekkül
ettirilmelidir. Kitaptaki ikinci hikaye olan ‘’ Phobos’’daki bakteri gibi
bölünen ve bireysellikten uzak organizmalar gibi olmak yanlışına düşmek hatası
ile yukarıda belirttiğim ülkü arasında ince bir çizgi vardır lakin belirli
şartları temin ettikten sonra bu korkunun lüzumu yoktur. Pire için yorgan
yakmak yerine; ‘ yorganı arındırmamız’ yani geleceğimizi kazanmaya cesaret etmemiz
gerekmektedir. ‘ Devlet etme sanatını’ en iyi Devlet-i Ebed Müddetin fertleri
yapmıştır ve gelecekte de yapmalıdır. Zira yine ‘’Phobos’’ hikayesindeki gibi
insanoğlu vasatına karşı kültürel-ideolojik eziklik yaşayan uzaylının
hikayesinin esin verdiği gibi kim bilir var olan tüm alem ve evrenlerdeki devletler-örgütler-organizma
toplulukları-organizasyonlar bizim devlet kültürümüz-motivasyonumuz karşısında kendilerini,
talep ederek; severek, kabullenerek, isteyerek teslim ederler. Bunu insanoğlu
için düşünürsek; zira ‘’ kozmosda’’ hüküm sürmek ‘ aklı evvellerin’ işi olmasa
gerek. Uzay’a bir hayvan gibi; devletsiz-kültürsüz-ahlaksız-akılsız çıkılınca
başarılı olabilme ihtimali ne kadar vardır?
Belki de hikayelerin gelecekteki gerçek versiyonları şu
şekilde cereyan edebilir:
Umut Altın’ın yazdığı ‘’ Köprü Altı’’ hikayesindeki ‘’
Sacaromy’’ dünyadaki bilgileri idrak edince: ‘yaşasın Devlet-i Ebed Müddet!...’
der,
Funda Özlem Şeran’ın yazdığı ‘’ Phobos’’ hikayesindeki
insanoğlu vasatı karşısında adeta kafayı yiyen uzaylı: ‘ Ben bir Türk’üm ve
artık tüm uzayı devletimizin vassalı yapmak için çalışacağım ve bölüneceğim!...’
der,
Orkun Uçar’ın yazdığı ‘’ Demir Yıldız’’ hikayesindeki ‘’ Bay
White’’:’ Tek sorumluluğumuz bu güne kadar Ay’da da Ay İmparatorluğu şeklinde
gizliden gizliye örgütlenen Devlet Ebed Müddet’e ve halkına karşıdır, kardeşimiz
başardı ve şafağımız başladı!...’ der,
Gökcan Şahin’in yazdığı ‘’ Karavanlar Çağı‘’ hikayesinde bazı
karavanlar uzayda Türkiye Cumhuriyeti Devletini devam ettirmek için
birleşebilir,
Serdar Yıldız’ın yazdığı ‘’ Alt ve Üst’’ hikayesindeki Umay
Dünya’daki tek hakim Türk devletinden Venüs’e gelmiş olabilir, İstanbul bebeğin
neslinden bir torunu Venüs’ün gelecekteki başkanı olabilir…
Üç hilalimiz doğu-batı ve merkezde Devletimizin ve
İslamiyetin hakimiyetini temsil etmektedir ama bu hangi doğu, hangi batı, hangi
merkezdir?
MGK’nın daimi gizli gündemi ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin uzaydaki
kolonileri’’ olabilir;
Üç hilalimiz arz, gök ve var olan diğer tüm ‘alem ve evrenlerdeki’
Devletimizin ve İslamiyetin hakimiyetini temsil etmelidir!...
EK: ‘’ Donanımcı Baba’’
nın ‘’ Silahlı İHA'lar ve Yapay Zeka Etiği Tartışmaları’’ başlıklı Youtube videosunda
(https://www.youtube.com/watch?v=gzvkpFX_saA
) beyin fırtınası çağrısına binaen yukarıdaki yazımıza ek ve onunla organik bir
bağ ile yapay zekaya şu açıdan yaklaşımda bulunmak istiyorum:
Yapay zeka tartışmasına ve tefekkürüne yeni başlangıç
yapıldığından meseleye interdisipliner bir şekilde, bir çatı kurmak adına şu
sorularla temel bir başlangıç yerinde olabilir: Bir yapay zekanın ideolojisi olabilir mi? Bir
yapay zeka ideolog olabilir mi? Yapay zekanın devlet kavramı olabilir mi? Yapay
zekanın ruhu olabilir mi? Yapay zeka ‘ ruhu olan’ organik ya da inorganik
şeylerle bir organik bütünlük kurabilir mi? Yapay zeka mesela bir karınca
kolonisi ile organik bir bağ kursa tüm tembel canlılara ya da atalet ya da
tembellik içeren tüm canlı, cansız ya da onları sembolize eden her türlü şey;
fikir, ideoloji ile savaş içerisinde mi olur? Yapay zeka insanlığın tefekkürünü
mü devam ettirir ya da o mirası tamamen ret mi eder? Mesela üzerinde sahiplenme
konusunda ‘ rekabet’ yaşanan asil bir Anadolu hayvanı kangal köpeğini düşünelim:
Youtube’de kangal köpekleri ile ilgili şu başlıklara mutlaka rastlamışsınızdır ‘’
Turkish Kangal‘’ ya da ‘’ Kurdish Kangal‘’. Mesela bir kangal köpeği ile bir
yapay zeka aparatı arasında organik bir bağ kurulsa bu canlının ideoloji ne olur?
Hangi tarafı seçer, terör örgütlerine sempati mi besler, ‘’ faşist‘’ mi olur, devrimci
mi olur, ateist mi olur, nihilist mi olur, hangi dine ilgi duyar, hangi
tasavvufi akımın taraftarı olur? Hayvanların üzerindeki insanoğlu tahakkümünü
kırmaya mı çalışır? Mesela insanoğlunun iftiharı bir yapay zeka teknolojisi üretilmiş
olsun; bu yapay zeka hakimlik-hakemlik yapabilir mi? Bunun adalet anlayışı insanoğlunun
bugüne kadar alıştığı adalet anlayışına benzer mi olur yoksa farklı anlayışlar
getirerek daha merhametli ya da gaddar mı olur?
Gelecekte insanoğlundan, yapay zekadan ya da şeytandan hangisi bir
birine pabucunu ters giydirir?
Anlaşılacağı üzere sorular mümkün olduğunca çoğaltılabilir.
Devletimizin ise bu konuda yapması gereken yapay zeka eğer içtimai hayatla
ilgili ‘ üç boyutlu’ düşünebilecek bir yeteneğe kavuşacaksa meselede sağlıklı
bir ilerleme sağlamak adına ‘ üç boyutlu’ bir yaklaşımda bulunabilmek için bunların
artıları ve eksilerini, avantaja çevirmek adına şimdiden çok ciddi ve
interdisipliner akademik çalışmaları resmen ve re’sen icra ettirmesi,
toplumdaki önde gelen ve veya yetenekli insanları bir araya organize bir
şekilde toplayarak beyin fırtınalarını ya da disiplinli çalıştayları gerekirse ödüllerle
desteklemesi gerekmektedir.
دولت ابد مدت
Devlet-i Ebed-müddet
The Eternal State
24 Şubat 2017 Cuma
TSK Armoni Mızıkası - Turkish Military March - "İleri Marşı"
http://www.astsubay.org/
‘’ Ben bir ASKERİM!
Her sabah yastığımın altına koyduğum silahı belime takarak çıkarım evden.
Üzerimde ki üniforma birçok kişide hayranlık uyandırsa da ben o üniformanın
bana verdiği kutsal yetkiyi seviyorum. Her gün ölüme gidiyorum, VATAN için,
VATANDAŞ için... Her akşam döndüğüm de ''bugün de ölmedim '' diyorum. Eğer ki
bir gün VATAN için ölürsem, ölürken gülümseyeceğimi biliyorum!‘’
Devlet-i Ebed-müddet
11 Şubat 2017 Cumartesi
Piyade Uzman Çavuş Gökhan Kılıç-Turkish Army in El Bab
Şehit Piyade Uzman Çavuş Gökhan Kılıç'ın babası: ‘’Oğlum görevini severek yapıyordu, severek gitti ve severek de şehit oldu. Allah mekanını cennet etsin. Vatan sağ olsun, bayrak var olsun, Allah devletimize zeval vermesin…’’
16
büyük hanedan, yüzlerce küçük hanedan ve Cumhuriyet süreci ve milyonlarca şehit
ve gazi neden mi bu devlete hizmet etti, ediyor ve edecek?
Şerefli, özgür, adaletli, namuslu bir yaşam için, çünkü
bunların eksikliği ölümden beter,
bilakis şehitlerimiz ölmezler!…
bilakis şehitlerimiz ölmezler!…
دولت ابد مدت
Devlet-i Ebed-müddet
The Eternal State
9 Şubat 2017 Perşembe
Ruhun Şad Olsun Üsteğmen Tarık Koçoğlu!-Turkish Army in El Bab
Turkish Army in El Bab
Birçok devletten çok daha eski bir kuruluş olan TSK’nın (milattan önce 209) El Bab'da yürüttüğü başarılı lakin karışık bir hibrit savaş ve sivilleri gözetip kollayan bir operasyon olduğundan yavaş ilerleyen, Özel Kuvvetlerin, Hava Kuvvetlerinin, tankçı ve topçu birliklerin, MİT'in, Jandarma birliklerinin ÖSO ile birlikte DAEŞ pisliğinin mezarını adeta tırnaklarıyla kazdıkları Fırat Kalkanı operasyonunda şehit olan Piyade Komando Üsteğmen Tarık Koçoğlu’nun anısına bir bölüğümüz harika bir saygı duruşu yapmıştır…
Birçok devletten çok daha eski bir kuruluş olan TSK’nın (milattan önce 209) El Bab'da yürüttüğü başarılı lakin karışık bir hibrit savaş ve sivilleri gözetip kollayan bir operasyon olduğundan yavaş ilerleyen, Özel Kuvvetlerin, Hava Kuvvetlerinin, tankçı ve topçu birliklerin, MİT'in, Jandarma birliklerinin ÖSO ile birlikte DAEŞ pisliğinin mezarını adeta tırnaklarıyla kazdıkları Fırat Kalkanı operasyonunda şehit olan Piyade Komando Üsteğmen Tarık Koçoğlu’nun anısına bir bölüğümüz harika bir saygı duruşu yapmıştır…
دولت ابد مدت
Devlet-i Ebed-müddet
Moments of Hero Turkish Soldiers Shooting DEAŞ in El Bab-Yiğit Türk Askerinin El Bab'ta deaş'ı vurduğu anlar
REAL STATE OF ISLAMIC; REPUBLIC OF TURKEY-OTTOMAN!
The Eternal State
دولت ابد مدت
Devlet-i Ebed-müddet
The Eternal State
El Bab is also Turkish soldier he call to prayer and Muhammad
El Bab is also Turkish soldier he call to prayer and Muhammad
REAL STATE OF ISLAMIC; REPUBLIC OF TURKEY-OTTOMAN!
The Eternal State
REAL STATE OF ISLAMIC; REPUBLIC OF TURKEY-OTTOMAN!
Devlet-i Ebed-müddet
The Eternal State
26 Ocak 2017 Perşembe
Turkish Military Power and Discipline - Turkish Armed Forces (BC 209) in Heavy Massive Live Fire...
Turkish Armed Forces (BC 209) - Turkish Military Power and Discipline
دولت ابد مدت
Devlet-i Ebed-müddet
The Eternal State
11 Ocak 2017 Çarşamba
TÜRKİYE'NİN DİKKATİNE SORULAR, ARAYIŞLAR VE NOTLAR- ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI MI?
Son
zamanlarda yaşatılan büyük sıkıntılar ile ram olmaya zorlanan ülkemizin neden
kıyasıya bir ‘ismi olmayan savaş’ ve mücadeleyle teslim alınmaya çalışıldığı
sorusuna güvenlik politikaları uzmanı sayın Mete Yarar dikkat çekiyor. 15
Temmuz darbe teşebbüsü ile kayıtsız şartsız ele geçirilmeye çalışıldık,
devletimiz ısrarla bir şeylere karşı çıkıyor ve düşmanlarımız da ısrarla bizi
kendi çıkarları doğrultusunda bir şeye zorluyor. ‘ İyi de neden’? Amaçları
nedir?
Aynı zamanda
ABD de ve Avrupa’da NATO çatısı altında büyük bir silahlanma ve askeri bir
atağın da olduğuna dikkat çeken Mete Yarar ülkemiz için ‘’ NATO dışına çıkan
kontrolsüz müttefik’’ tanımlamasından da büyük bir rahatsızlık duyduğunu
belirtiyor. Bütün bu hareketliliğin ve bu tanımlamanın sebebini bilmediğini ama
sebebi her ne ise işte o amaçtan ötürü güçsüz bir hükümetle ram olmuş bir
Türkiye istediklerini söylüyor. Bu sebep ile ilgili ise özellikle
bilemeyeceğini belirterek yorum yapmaktan kaçınıyor. Açıkçası ülkemizde bu
gerçek sebebini devlet evraklarına erişme şansı olmayan vatandaşların
bilemeyeceği anca tahmin yürütebileceği bir konu bu: Batı yükselen Avrasya’yı düşürmek
istiyor ve önlem alıyor olabilir. Dünyadaki bazı devletler ve güç
odakları-örgütler-sermaye çevreleri bir üçüncü dünya savaşı çıkarmak istiyor
olabilir. Daha başka nitelikler taşıyan yeni bir soğuk savaş süreci ya da
çatışmalar süreci ile stratejist sayın İsmail Yıldız’ın deyimiyle ‘’ortaya
çıkan enerjiden’’ dünyadaki bazı devletler ve güç odakları fayda sağlamak
istiyor olabilir. Bu ihtimallere karşı ise ülkemizin tek bir standart
milli aktif bir politika ile cevap vermesi gerektiği aşikardır. Müteyakkız
olmak ve ‘ kuşatmaları yarmak’ baskıları aşmak gerekmektedir.
Müteyakkız
olmaktan kasıt: 15 Temmuz’u Allah’ın inayetiyle atlatan ülkemizin ani bir
üçüncü dünya savaşını devletimizin idraki ile hazırlıklı olarak karşılanmasıdır.
Bir sabah her şey elden gitmiş şekilde uyanmaktan kıl payı kurtulan ülkemiz,
bari en azından bundan sonra böyle gafletlere düşmemek üzere ‘’devlet etme’’ sanatına
dikkat etmeli, sabah uyandığımızda sokaklarda paraşütlerini katlayan ‘ NATO’
askerleri göreceksek bile bunu önceden kestirebilecek ve hazırlıklı olabilecek
bir durumda olmalıyız. BUNU DA HANEFİ AVCI’NIN DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN İLK
GÜNLERİNDEN SONRA BELİRTİĞİ ÜZERE DÜŞMANLARIMIZ GİBİ DÜŞÜNEBİLEN İSTİHBARAT
ÇALIŞANLARI VE BU ŞEKİLDE İSTİHDAM EDEN İSTİHBARAT ANLAYIŞI İLE YERİNE
GETİREBİLECEĞİMİZ AŞİKARDIR. FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ÜLKEMİZİ ELEGEÇİRMESİNE RAMAK
KALA BİR HALDE YAKALANMAMIZIN SEBEBİ BUDUR. BU ÖRGÜT İSTEDİĞİ KADAR KRİPTO
OLSUN, İSTEDİĞİ KADAR CİZVİTLERİ TAKLİT ETSİN, ‘’ AÇIK İSTİHABARAT’’ IN BİLE
BANGIR BANGIR BAĞIRDIĞI DARBE TEŞEBBÜSÜNE KARŞI GAFİL YAKALANMAMIZIN SEBEBİ ‘’ İSTİHBARAT
ANLAYIŞIMIZ‘’DIR. AKSİ TAKDİRDE TIPKI ‘’METAL FIRTINA’’ KİTABINDAKİ GEÇ GELEN
İSTİHBARAT YÜZÜNDEN, BİR ANDA HAZIRLIKSIZ, GAFLET İÇİNDE YAKALANMAK KAÇINILMAZDIR.
TIPKI ORDA BAHSEDİLEN GİBİ GAFLETTE VE ALLAH KORUSUN BAHSİ GEÇEN KİTAPTAKİNDEN
DAHA KÖTÜ BİR HALDE YANİ 15 TEMMUZDAKİ GİBİ YUMRUK BİLE VURAMAYACAK HALDE
YAKALANMAK KAÇINILMAZDIR: DEVLETİN EN ÖNEMLİ KURUM BİNALARININ ÜSTÜNDE
SERBESTÇE TACİZ ATEŞİNE BİLE MARUZ KALMADAN UÇAN VE ÜLKEYİ TERÖRİZE EDEN DÜŞMAN
UÇAKLARI, EFSANE İSMİ OLAN KENDİ OLMAYAN SİVİL SAVUNMA-BEYAZ BERELERİN NERELERDE
OLDUĞU YA DA NE DURUMDA OLDUĞU SORUSU VS. GİBİ REZİL DURUMLARDAN BAHSEDİYORUM,
yazar-aydın sayın Burak Turna’nın sistematiği ve yazar-aydın sayın Orkun Uçar’ın
Avrasya-Batı çekişmesi iddialarına dikkat çekmekte fayda vardır.
AYNI ZAMANDA
İSTİHBARAT KONUSUNDA MİLYAR DOLAR HARCANAN BİR ALANDA SIFIR BAŞARI (NEDEN Mİ
SIFIR; MUCİZE ESERİ KURTULDUK!…) DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR. BÜTÜN BUNLAR İSE BU YAZININ DIŞINDA
BİR KONU İÇERİĞİ OLAN ‘ SİSTEM SORUNU’ OLMAKLA BİRLİKTE BUNLARA KENDİMCE ŞU
BLOGUMDA DEĞİNMEYE ÇALIŞIYORUM: ‘’SİSTEM-VATANDAŞ-MEMUR‘’ http://neayakbunlar.blogspot.com.tr/
Aynı zamanda
devletlerin kendilerinden üst ligde olduğu iddia edilen örgütlerden ele
geçirilme ve sızılma seviyesi azaldıkça daha zeki olabilecekleri düşünülebilir.
Sağlam bir istihbarat anlayışla birlikte, halkla bütünleşmiş ve iyi
liderliklere sahip olan ülkelerin devletlerinin idrak seviyesi artabilir. Belki
de kim bilir rahmetli aydınlarımızdan sayın Mahir Kaynak ve araştırmacı,
stratejist, yazar sayın Ömer Özkaya’nın özellikle müttefik olması gerektiğine
dikkat çektiği AYRI BAŞ ÇEKEBİLEN ULUS DEVLETLER manipüle edilerek düşman
yapılmaya çalışılan devletler görünümünde olan ABD-Rusya-Türkiye
üçlüsü bir üçüncü dünya savaşına müttefik olarak bile girebilir…
3 Mart 2016 Perşembe
BİR 3. DÜNYA SAVAŞI’NA İDEOLOJİK OLARAK NE KADAR HAZIRIZ?
Ülkemizde son zamanlarda; terör örgütlerini
‘bürokratikleştirme’, kemikleştirme amaçlı; bu yönde ‘ ‘’vekaleten’’ ve şehir
savaşları’ uluslar arası bir organizasyon şeklinde tertiplenmektedir. Bu operasyonlar
devletimize doğrudan kasıt amacı taşıma emareleri de göstermeye başlamakta ve
buna ülkemizin içinden ‘medyatik’ ve propaganda desteği de bazı odaklardan
gelmektedir. Televizyon kanallarına çok çıkan; sürekli çark edip duran; su içer
gibi yalan söyleyip duran, siyasi kişilikler ve başkaca ‘aydın-akademisyen-vekil’
vâri kişilikler bu suça ortak olmaktadır. Elbette askerimiz ve polisimiz
kahramanca şehit olarak bu vatanın şerefini kurtarırken bu hain takım ve
arkasındaki uluslararası organizasyon amaçlarına ulaşamayacaklardır. Lakin
artık devletimize doğrudan kasta kadar varmaya başlayan bu terör saldırılarının
en azından ülkemizin hedefini bile
şaşırtamayacak kadar etkisiz hale getirilmesi gerektiği ortadadır. Daha
önce, düşmanın amacının bu yönde olduğunu düşündüğümüzü ‘’ Ülkemizdeki sistemin
yazılımı‘’ adlı yazımızda belirtmiştik. (http://trosmtr.blogspot.com.tr/2015/10/ulkemizdeki-sistemin-yazlm.html
)
Hal böyle iken ve bunu yapan ‘önemli, dengeleri sarsacak
şahıslar’ da olsa, terör propagandası yaparak da olsa teröre yardım ve yataklık
yapan şahıslara devletimiz gerekli refleksi hukuk kuralları içerisinde vermelidir.
Çünkü hukuk devleti olmanın gereği budur; İlber Ortaylı hocanın hukuk-kanun
devleti tanımına göre kanunlara yönetici, siyasi, vatandaş ya da her kim ise
bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının uyması, uymuyor ise kanuni karşılığını
bulması gereklidir. Zira bir ‘ vekalet savaşı ve terör operasyonuna’ karşı
devlet olmanın gereğini yapmamak-yapamamak çıkma ihtimali azımsanamayacak kadar
çok olan bir üçüncü dünya savaşı karşısında içtimai hayat olarak ve ideolojik
olarak hazırlıksız olmak demektir.
Nasıl mı?
Olası bir büyük savaş ya da bunun uzun vadeye yayılmış hali
(ve belki de şimdi yaşanmakta olan) ‘ vekalet savaşları-düşük yoğunluklu savaş
zincirleri’ sırasında x siyasi, y güruh ülkemizi malum hainlikleri ile sabote
eder ise sonuç hüsran olur. Halbuki böyle durumlarda bütün ülkenin
kenetlenmesi; milli çıkarlarımız doğrultusunda belirlediğimiz bir hedefe,
motivasyonla hep birlikte yürümemiz gerekecektir. Aslında savaş dahilinde (DEMOKRASİNİN
RAFA KALKMASINDAN ASLA BAHSETMİYORUM) zaten sıkı bir idarenin ülkede hakim
olacağı düşünülebilir, belki de bu başarabilir ancak barış zamanında bile
uluslararası platform ve tvlerde de çıkıp ülkemize hainlik yapanlar karşısında
refleksleri alınmış gibi davranan sistem; mesela çok ilginç ve bununla da dolaylı
da olsa alakalı bir örnek olarak barış zamanında bile merkez bankasına söz
geçiremeyen bir anlayış şüphe vermektedir. Tekrar belirtmek gerekir ise devlet
olmanın gereği demokrasinin rafa kalkması değil: hiçbir güç odağının; şahsın,
medya organının ya da her ne ise hiç birinin, bütün ülke ile dalga geçercesine çarklı-yalan
dolanlı- terör örgütü propagandası yapıcı- utanmaz-umursamaz vatan hainliğine
izin verilmemesi şarttır.
Aynı zamanda ülkemizde yeni bütünleştirici, ülkemizin
çıkarına doğru bir hedefe yönlendirici, şimdiki gibi yapmacık olmayan ve
uydurma hikaye ve tarihlere dayanmayan, motive edici bir ideoloji şarttır. Terör
örgütlerinin ideolojisinin ve propagandasının bile çok gerisinde olan bir
ideoloji muhtemel bir 3. dünya savaşı’nda ne kadar işe yarayabileceği muammadır.
Bu verdiğimiz kırmızı alarmı abartılı bulanlara ise ülkemizdeki Kürt
gençlerinin duygu ve düşünce dünyasını müşahede etmesini tavsiye ediyorum.
Mesela burada Abdülhamid Han’ın siyaseti tam da anlatmak istediğimize çok güzel
bir örnek; Abdülhamid Han Kürt ağalarının oğullarını İstanbul mekteplerinde Osmanlılık
idraki ile okutmuş ve bu onların Osmanlı’ya bağlılığını artırmıştı. Daha
sonraki yıllarda Kürt aşiretleri İngilizlere çok net şekilde restlerini
çekmişlerdi. Hatta Abdülhamid Han tahtan çekilmek zorunda kalmasa idi
Balkanlar’ı Osmanlı’ya daha sıkı bağlayacak bir projenin peşinde olduğu net bir
şekilde bugün bilinmektedir. Hatta belki de onun Osmanlılık ideolojisi
geriletilmeseydi; sadık millet olan Ermeniler de Birinci Dünya Savaşı’nda ülkemize
bu kadar çok sorun çıkarmayabilirdi.
Sonuç olarak terör ile mücadele uluslararası ilişkilerden;
bürokrasiyi verimli kullanmaya, onu iyi işletecek bir devlet felsefesine, onun
arkasında durmaya ve onu kamçılamaya; organize suça karşı toplumsal bir
tepkiden, devlet ideolojisine, dünya siyasetine bizim açımızdan yapıcı
müdahalelere kadar çok geniş bir alanda mücadele gerektiren ve hatta içtimai ve
tarihi kökeni olan bir alandır. Yani anlaşılacağı üzere sağlam bir devlet
iradesi gerektiren bir alandır.
Burada felsefesinin o tarihlerde daha yeni yeni tekamülü ve
bazı diğer bize benzerlikleri açısından ABD’den örnekler vererek bitirelim. 1920’li
ve 1930’lu yıllarda FBI’ın yeni yeni teşekkül etmeye başladığı zamanlarda ABD’de
de büyük sarsıcı terör olayları cereyan etmekte, kamu düşmanları ilan edilen gangsterler
Amerikan devletine zor zamanlar yaşatmaktadır. Buna karşılık bütçesinden,
kullandığı silah ve araçlara kadar çeşitli sıkıntılarla uğraşan ve daha yeni
yeni tekamül eden FBI ve yeni suç anlayışına karşı yeni yeni refleksler
geliştirmeye başlayan diğer devlet görevlileri ve kurumları mücadele ile ve devletin
de ‘bürokratik gücü’ ile neredeyse ülkelerinin temelini sarsan sorunlara yani
Bolşevik terörist ve gangsterlere karşı galip gelmiştir. ABD’deki bu durumla ilgili
bilindik görsel örnekler ise gerçek olaylardan esinlenilerek yapılan filmler: ‘’
The Untouchables‘’, ‘’ Public Enemies‘’, ‘’ J. Edgar‘’ dır. O tarihlerde
muhabirlerin suçluları sempatik göstermesinden, ülkeye hainlik yapan ‘ateşli
siyasilere’, devletin sorunu yeni yeni algılayıp ona göre refleks göstermesinden,
birçok soruna göğüs gererek-mücadele ederek başarılı olan devlet görevlilerine
kadar birçok şey tam da şu anki halimizle ilgili benzerlikler göstermektedir.
Bizim tarihimizden ve dünyadaki örneklerden sorunlarımıza
çareler mevcuttur. Ülkemizin düşmanlarını yenilgiye uğratabilecek bir
devletimiz ve onun bürokrasisi mevcuttur. Lakin ‘at sahibine göre kişner
hesabı’ ülkemizde ‘ atın sahibinin’ meclis başkanı mı, başbakan mı yoksa
cumhurbaşkanı mı olduğu sorunu, ya da bu bölünmüşlüğün bir başkanlık sistemi
ile mi aşılacağı; bu kargaşada ülke liderinin vizyonunu takip etmeyen hatta ona
direnen (faiz sever) bürokratlar sorunu, devlet ideolojisinin ve felsefesinin sorunları,
hukukun herkese karşı işletilmemesi sorunu gibi önemli sorunlar mevcuttur. Pek
tabi ki de toplumumuz, yöneticilerimiz ve devletimizin iradesi ve disiplini ile
ise bu sorunlarımızı aşabileceği ise aşikârdır…
(ABD sisteminin ve
memurlarının sorunlara karşı ‘ilk şoku’ ve sonrasındaki refleksleri ve
sorunları çözme iradesi birçok açıdan bizim sorunlarımıza benzemektedir ve ders
niteliğindedir.)
‘’ Türkiye Osmanlı Türkiye‘’
4 Ocak 2016 Pazartesi
24 Aralık 2015 Perşembe
19 Aralık 2015 Cumartesi
1 Aralık 2015 Salı
21 Temmuz 2015 Salı
DEVLETİMİZİN KARİZMASI
Ülkemizin
bazı kesimlerinde malum bir terör örgütü ülke gençlerimize devletimizden daha
yakın durmaktadır. Onlara devletimizden daha sempatik ve karizmatik gelmekte
hatta bu gençlerden çoğunun devlet memuru olanlarında bile bu durum
gözlemlenmektedir. Ne yazık ki yeni nesillerde bu neredeyse istisnasız gibi bir
hal almıştır. Bunun sebebi o terörist çete ile oradaki insanların yalnız başına
bırakılmasındandır. Bu durumu ben şu şekilde incelemek istiyorum:
MİT’in ‘’feodal sistemi’’ kırmak için
bir örgüt kurması ve neredeyse hemen sonra o örgütteki inisiyatifini kaybetmesi: Bu sistem bozukluğundan kaynaklı
devletin en yoğun olduğu-olması gereken bir birimin teoriden pratiğe kadar
yanlış bir harekette bulunması dikkat çekiyor. Oradaki halk o ‘’feodal’’ denen
yaşam tarzı ile binlerce yıl yaşamıştır. Onların yaşam biçiminin bu kadar net
şekilde hedef alınması bir kere o zamanki devlet sistemimizin insanının yaşamı
ile kavgalı halini gösteriyordu (bakabilirsiniz: ‘’ Türkiye’nin Dikkatine
Sorular, Arayışlar ve Notlar-Dersim Travması: http://trosmtr.blogspot.com.tr/2014/06/turkiyenin-dikkatine-sorular-arayslar.html ‘’ ) ‘reform ve ıslah’ çabalarının
amaçları halkın kültürünü hedef alma amaçlı olmamalıydı. Bununla birlikte o
önce kurup sonra da hemencecik inisiyatifi kaybetme durumu ise diğer sistemsel
bozuklukların reaksiyonunu göstermektedir. Tabi bunun önüne geçmek adına 90’lı
yıllardaki (iyi niyetli memurlar haricindekileri kastediyoruz) ‘’müdahaleler’’ bir
devlet sistemi yüzünden bir devlet ile vatandaşının nasıl birbirinden uzaklaştırılabileceğinin
ve birbirine küstürüleceğinin hikayesiydi. Zira sağlıklı bir sistemde bir
istihbarat örgütünün en başlıca görevi adam kaldırmak olmaz. Şunu tekrar
belirtmek gerekir; iyi niyetli işlerin ve memurların haklarını vermeliyiz. Aslında
JİTEM bir Teşkilat-ı Mahsusa mantığı da taşıyordu: Teşkilat-ı Mahsusa’nın
tarihte öne çıkan gerçek özelliği ‘çete
savaşı’ formasyonuyla hareket eden bir mücadele olmasıydı. ( Bunun için kaynak
olarak ‘’Derin Tarih’’ dergisinin birinci özel sayısına bakabilirsiniz.) Ancak
sistem bozuk olur ise bu devlet faaliyetlerine ve amir-memur ilişki ve davranışlarına
da doğrudan etki eder. Daha sonraki süreçlere baktığımızda ise ‘’çözüm sürecinin’’
en önemli hatalarına rastlıyoruz; oranın halkını, sorunlarını ve muhatabı o
örgütten ibaret sayma ve orada demokrasi ve özgürlük adına (!) güvenlik
güçlerini pasif duruma getirme. Olur şey değil! Devleti ceberut halinden
arındırayım diye güvenliği savsaklamak! Yine bir sistem bozukluğu da işte
kendini burada ele verdi; devlet sitemimizin ‘ince ayarı’ yok, bu güvenlik ve özgürlük
durumlarının; çeşitli tarihsel-sosyolojik ve daha çok bunlar kaynaklı sistemsel
nedenlerle ortasını bulamıyor. Oysaki ikisi hiçbir şekilde birbirinden ayrı düşünülemez
zira bütün hakların kaynağı yaşam hakkıdır. Bir örgütün oradaki insanlara
zulmetmesi; onların çocuklarını kaçırıp durması, onları öldürmesi, yakması,
kesip-biçmesi, oy haklarına el koyması düşünülemez. Yaşam: güvenlik; insan gibi
yaşamak için devlet teşekkül ettirip onun imkanlarından faydalanmaktır. Yapılan
ise içtimai hayattan devlet disiplinini çekmek olmuştur. Karşılığında ortaya
çıkan zulüm ve kaos ortamına şaşırmamak gerekir.
Yukarıda
irdelemeye çalıştığım üzere örgütlerden ziyade devletimizin bütün vatan
topraklarında karizmatik ve sıcak bulunması için gerekenler yapılmalıdır.
Devlet sisteminin ‘yazılımı yeniden kodlanmalıdır’. Arması bile olmayan bir
devlet anlayışından kurtulunarak; halkının kültürü ile kavgalı olmayan ve bu
şekilde gerçek manada milli olan ve karizmasının da çoğunu buradan alan bir sistem
inşa edilmelidir. En başta tarihimizin moralimizi bozmak için değil de moral
değerimizin artırmak için kullanmalıyız. Tarihimize sağlıklı yaklaşmalıyız.
‘’Hasta adam’’ travmasından kurtulmalıyız; ne yani birine çamur atılınca onun
hakkında söylenen gerçek mi olurmuş! Tabi bunu okullara aksettirmeliyiz; Güneydoğu
Anadolu bölgesinin bin senelik hem de gurur duyulacak bir tarihi var
Anadolu’nun diğer bölgeleriyle…
Nasıl
olabileceğine dair spesifik örneklerle sonlandırmak istiyorum. Geçende bir
abimiz bana şöyle bir şey söyledi: ‘ şimdiki gençler Mao’yu, Lenin’i kendi
tarihindekilerden daha iyi biliyor!!’, bilirler tabi; ansiklopedilerde hep
onlar anlatılıyor dedim ve ayrıca şu pek bilinmeyen misale de değindim: Mareşal
Fevzi Çakmak Paşa Sakarya Meydan Muharebesi’nin kilit ismidir. Mustafa Kemal’in
de umudu kırıldığı bir anda devreye girmiştir, Mustafa Kemal de çekilme
taraftarıdır ancak Mareşal Fevzi Çakmak savaş halinde durumun değişebileceğini
belirtir ve ordunun bulunduğu konumu muhafaza etmeye devam etmesini telkin eder.
Daha sonraki zamanlar Mareşal Fevzi Çakmak Paşa bir an ortadan kaybolur. Hiç
kimse kendini bulamaz, ararlar tararlar ama nafile. Bir müddet sonra; cephenin
en ön saflarında askerin yanında hem onlara taktik verdiği hem de siperde Kur’an
okuduğu haberi gelir. Evet Mareşal Fevzi Çakmak ve hikayesi Anadolu insanının
etrafında toplanacağı kadar dramatik ve karizmatik değil midir? Şimdi
düşünüldüğünde o dinsiz örgüt mü sıcak gelir gençlerimize yoksa ordumuz,
tarihimiz, mücadelemiz mi? Demiştim ki: ‘Mareşal siperde Kur’an okurken,
emirler verirken, Anadolu insanı mücadele verirken; teması bu olan bir tablo
çizdir, sonra bunu da ders kitaplarına koydursana, çocuklar okusun-baksın, bu
şekilde öğrenir kendi tarihini, isimlerini!’ Tabi dip notu düşelim: Mareşal
Fevzi Çakmak’ın ismi resmen silinmiştir tarihimizden!! İşte devlet sistemimiz milli olsun derken bunu
kastediyorum, bu milli hikaye ve ismin üstü neden kazınır?
Başka bir
misal Prof. Yusuf Kaplan her şeyini kaybetmiş bir millet olduğumuzu söyler. Kültürümüzden
ve tarihimizden uzaklaştırıldığımızdan bahseder. ‘Arabesk ile yurobesk arasında
yuvarlanıp gittiğimizi’ bu kültür travması yüzünden de bir film bile
çekemediğimizi söyler. Bizim bu durumumuzun aksine bir örnek verelim. Amerikan
filmleri ve oradaki Amerikan propagandasını bilirsiniz. Amerikan polisi, askeri,
FBI vb. karizmatik şekilde anlatılır, Amerikan bayrağı kullanılır ve bunu kaba
bir şekilde de yapmazlar. Mesela The Wolf of Wall Street filminde dolandırıcı
karakterin yoldan çıkması ve insan fıtratına zıt-şeytani yaşam biçimi
seyretmesi, filmi izleyen insanı neredeyse boğacak bir hale getirdiğinde, film
FBI’ı adeta bir kurtarıcı gibi devreye sokar ve izleyeni rahatlatır. En azından
bende böyle olmuştu; filmdeki bu nüansı bize kıssadan hisse olarak almıştım.
Anlatmaya
çalıştığım üzere mesela Kıbrıs Türklerinin de Türkiye’yi pek sevmediğinden
bahsedilir lakin bizim vatandaşımıza ne kadar sevdirebildik ki??
‘’ Türkiye Osmanlı Türkiye‘’
14 Şubat 2015 Cumartesi
Feraset ve basiretimizdi!
Mahir
Kaynak'a Allah gani gani rahmet eylesin.
Diğer
ülkelerde böyle değerli bir insanın daha uzun yaşatılması için devlet seferber
olur, bizde her şey alt üst ters yüz. Yıllardır vasatlar ve ülke düşmanları
tarafından aşağıya çekilmeye çalışılmıştır.
Zeka hiç bir
şeydir; feraset ve basiret yoksa, merhum ülkemizin 'aklı' idi.
Ülkenin
feraset ve basireti yaşamını yitirdi, büyük insandı, Allah gani gani rahmet
eylesin, mekanı cennet olsun,
amin amin
amin!...
4 Kasım 2014 Salı
''BÜTÇEYİ'' TEMİN
Bu haberden çıkan, Türkiye'ye, kıssadan hisse şudur: ''devlet bütçesi'' denen şey devlet için beş harften oluşan, karakterine geçirdiği kisvesidir. Osmanlı'nın parasını verdiği gemilerini de gasp eden İngiliz sistemini örnek almak tabi ki olacak şey değildir, mamafih bu durumu devletimizin karakterine uyarlarsak şu sonuç ortaya çıkar: Osmanlı devlet sistemi zulüm yapmadan halkını refaha kavuştururdu. Bunu devlet sistemi ve felsefesinin kalitesine, coğrafyasına ve hükmettiği milletlere özgün milli devlet faaliyetlerine borçluydu. ''Yıkıldı'' denilen 1. Dünya Savaşı zamanları sırasında bir dünya savaşını, ordusunu ve toprak bütünlüğünü bozmadan atlattı. Bunu ise ''Adalet'' Bakanlığı faaliyetleri ile tahayyül edersek: memura yetki, teçhizat, maaşına enflasyon zararını eklemek ''devlet bütçesinin'' teminidir.
Bütçe olmadığı için adalet yoktur değil; adalet olmadığı için bütçe yoktur.
''Adalet'' Bakanlığı gibi ismi ile ironi içerisinde bir bakanlık diğer bütün devlet faaliyetleri ve felsefesinin kendisinde karakterize olmuş bir örneği olarak memurların ve insanımızın eziyet çekmesinin sembolüdür; burada sembolleşen zihniyet aşılmadığı için ülkemizi ‘’geri’’ bırakandır.
''Almanya da ya da Amerika'da olmayan maden kazaları neden ülkemizde oluyor'' un cevabının biri de işte buradadır.
1. ve 2. Dünya Savaşlarından yok olma derecesinde anca çıkabilen, ancak Allah’ın ‘yok olmayı’ kaderlerine yazmadığı milletlerden Almanlar ve güç merkezi Almanya'da, bizde olmayan ne vardır?
Benim cevabım Almanların hiç bir zaman 'Osmanlılarını' tasfiye etmediğidir. Daha doğru ifade ile ‘İngilizlerin bize yaptığının dünyada bir eşi benzeri olmamıştır daha da olmayacağa benzer. ‘’Denazifikason’’ nun (‘Nazi ideolojisinin’ tasfiyesinin) ise kaderin getirdiği bir ‘’Osmanlı’nın tasfiyesi’’ ile uzaktan yakından alakası yoktur.
Osmanlı'nın devlet felsefesi (ve dolayısıyla ''Adalet'' Bakanlığı ile resmen ironi halinde olan adaleti) ''bütçenin'' temini olacaktır.
Eksikliği
açısından en göze batanlardan; infaz ve koruma memurları, polis memurları ve zabıta
memurlarımızın güvenini, yetki ve teçhizatını temin etmek beşeri sermayenin
güvenini ve her türlü maddi manevi sağlığını temin etmeye yatırım olacağından
ötürü; ‘memurlarımızın enflasyon zararını karşılamamayı, ‘’mali disiplin’’
denen şüpheli faaliyet açısından, neredeyse Allah’ın kanunu saymak’ ‘devlet
etme’ anlayışına aykırıdır.
Bu durumu
telafi devletin diğer adaleti tesis-temin, stratejik ve –‘’Ak Sarayı’’ inşa
etmek gibi- ‘dosta güven verip düşmanda
saygı ve korku uyandıran iddia’ faaliyetlerden ‘nitelik’ açısından gayrı bir farkı
yoktur.
6 Ağustos 2014 Çarşamba
Osmanlı'sız Ümmet; Altı Gün Savaşı...
'' israil 5 haziran 1967'de komşu Arap ülkelerine karşı topyekun bir savaş başlattı. Sadece altı günde üç Arap ülkesinin ordularını yenilgiye uğrattı ve ''topaklarını'' üçe katladı.''
Peki bu nasıl gerçekleşti? Bu olayın cereyanını doğru analiz bize Osmanlı'nın
büyük yenilgisinin ardından türetilen ''Arap devletleri''nin ve israil zulüm
yapısı-maşasının 'karakterini' ortaya dökecektir. Bunun bir başarı olduğu bile şüphelidir.
Bu savaşı hangi tarafın yapısı ''devlet'' olmaya daha yakınsa o
kazanmıştır. israil zulüm yapısı-maşasının istihbarat faaliyetleri
diğerlerinden üstün olduğu için ''Irak'' hava kuvvetlerinin pilotu Mig-21'i ile israil yapısına iltica eder. siyonistler Mig-21'in güçlü ve zayıf
yönlerini test ederler. Nisan 1967'de siyonistler Golan tepelerinde çıkan küçük
çatışmanın büyüyüp bir hava mücadelesine dönüşmesinin ardından 6 ''Suriye'' Mig'i düşürür. Buraya kadar bunlara tolerans gösterilebilir ancak ''Suriye
devleti'' ile birleşme şeklinde bir stratejisi olan -'savaş öncesi hamlelerinin zayıflığı' bu strateji ile çelişkilidir- Nasır'ın
''devleti''-''Suriye'' ve ''Irak'' için bu tam bir aymazlıktır. Üçünün toplam
aymazlığı; koordinasyonsuzluğu, gerçekten milli politikalardan uzak oluşları,
devlet olmaktan uzak yapılarıyla kendilerinin felaketlerinin başlangıçları
olur. Bunu biraz açmam gerekirse: Mısır ''Arap milliyetçiliği'' sevdasıyla
Yemen'deki iç savaşa dahil olur ve gücünün ciddi bir kısmını oraya yönlendirir.
Eğer kendini devlet sanan bu yapıda bu toprakların fıtratına uygun bir
milliyetçilik olsaydı öncelikle bütün her şeyini siyonistleri bu topraklardan
atmaya adardı. ''Irak ın'' Mig'inin kaçırılmasından sonra israil yapısının hiç
kayıp vermeden 6 ''Suriye'' Mig'ini düşürmesi de kendilerini alarma geçirmeli
idi. ''Mısırın'' ''6 gün savaşı'' öncesi hamleleri büyük bir çatışmaya girmeyi
düşünmedikleri ortaya koyuyor. Oysa ki israil yapısının politikaları israil
yapısı açısından kendilerine göre çok daha millidir ve aman vermeden saldırırlar.
Hatta videoda bu saldırıları yıllardır planladıklarını ve bunun bir sır olamadığını
israil yapısının eski pilotu fütursuzca söyler. israil yapısının istihbarat
başarısının yanına kendileri açısından 'milli' faaliyetleri, ''Arap
devletlerine'' başka bir artıları olmuştur.
'' Mısır hava kuvvetleri ise bir savaş ihtimalini hiç de dikkate alıyormuş
gibi görünmüyordu.''
Mısırlı askeri analist Hüsam Sveylem: '' Bizim uçaklarımız hava alanlarında
park halindeydi. Onları Zürih hava alınında bekliyor sanırdınız. Hiç bir hava
savunma sistemleri, hiç bir sığınakları yoktu.''
İşte Mısırlı analistin çizdiği, milli ihtiyaçlara; bırakın taarruzu en
azıdan milli savunma ihtiyacına cevap veremeyen ''Mısır hava kuvvetleri''
portresi ve israil yapısının ''Mısır devleti hava alanları'' hakkında ''Mısır
devleti''nin aymazlığı sayesinde rahatlıkla toplayabildiği istihbaratlar bize
şunu anlatmakta: Osmanlı'nın tasfiyesi üzerine türetilen ve kendilerini devlet sanan ''devletçikler'' bölge
insanlarının başına beladır. Bu devlet diye
geçinen yapılar, bu örnekte görüldüğü üzere büyük ve güçlü görünen ancak
gerçekte işe yaramaz ''devlet kurumlarıyla'' bu toprakların halklarına, sonuç
itibariyle bir zulüm uygulamaktadırlar. Oysaki gerçekte Batı kuklası olan bu
diktatörlükler yakın zamanda bir dünya savaşı atlatmış ve iki süper gücün ki
biri ''dünya hakimi'' İngilizlerin saldırısının püskürten bir 'devlet
disiplinine' dahildiler. Bu İngilizler ki; ''dünya hakimiyeti'' için Londra'nın
kenar mahallerinde bile küçük kız çocuklarına açlıktan domuzların yiyeceğini
çaldıran, kolluk kuvvetlerinin çıkan bir mahalle isyanında '(isyancıları)kesin,
kestiğiniz kadar verginizden düşecek!' anlayışıyla hareket eden ve bu sadece
kendi öz vatanlarındaki uygulamaları olan İngilizler'dir. Bir de bunların dünyadaki milyonları
sömürüp o gücü Çanakkale'ye püskürtmesini tasavvur edin. Üstelik Abdülhamid Han'ın
tasfiyesinden sonra 'başsız kalan gövdenin' başarısıdır bu sadece. Abdülhamid
Han'ın hakanlığı ile strateji seviyesi yüksek olabilecek bir Osmanlı'da dünya
savaşı süreci -savaşa aynen girilerek, belki girilmeden, belki de bölgesel
müdahalelerle- çok karlı da atlatılabilirdi. Abdülhamid Han'ın tasfiyesinin Osmanlı'nın tasfiyesini hızlandırdığının ispatı olarak; hafiye teşkilatının
eksikliğine ve bu sebeple Osmanlı coğrafyasında cirit atan düşman ajanlarına
rağmen Osmanlı, ordusunun komuta kademesi dahil, bütün her şeyiyle bir dünya savaşını sağ salim atlatmıştır. Şimdi dünyadaki teknolojiyi de aynen takip eden bir Osmanlı devletinin hali nerede,
bırakın teknolojiyi, onun 'devlet disiplininden' ufacık bir kırıntı bile
taşımayan kukla ''devleçikler'' nerede? Bugünkü hali de ortada olan
bu ''devletçiklerin'' Osmanlı'nın yenilgisi üzerine halklarını yozlaştırmak,
onların içtimai hayatlarını çürütmeye çalışmak üzere icat edilmiş 'makineler'
olduklarını idrak etmemiz gerek. Bu makineler bölge haklarını işleyerek onları
siyonistlere ve emperyalistlere karşı dirençsiz hale getirmeye çalışıyor.
1967'de ataletten dolayı atıl ve anca Yemen iç savaşında Yemen insanına zarar
verme kabiliyetinde olan ''Mısır hava kuvvetleri'' büyük oranda imha
olur. Müttefik ''devletçiklerin'' hava saldırıları ise israil yapısınınki gibi, israil açısından milli olarak yıllarca hazırlanan bir 'motivasyondan' eksik
olduklarından ve tabi ki 'devlet disiplininin' eksikliğinden olsa gerek etkisiz
kalır. Mısır ordusu; en iyi ihtimalle, yani hainlik ihtimalini boş verelim,
bir Osmanlı komutanı olmayan ordunun bir numarası Abdülhakim Amir'in emriyle Sina'dan geri çekilir. Durumundan çekinen komutanın tarihte verdiği askeri kararın
doğruluğu ya da yanlışlığının şu an, en azından bizim, elimizde olmayan veriler
yüzünden test edemiyoruz. Zaten baştan aşağı büyük bir hata olan sistemlerin
günahını tek bir kişiye yıkmak da olmaz. Ancak yazımızın ana fikri olan sözlere
dikkat kesilelim, bu coğrafyanın halklarında değildir sorun. Başlarında devlet
diye geçinen yapılardadır ve bu halklar onları tasfiye etmediği kadar suçludur.
Bizde de 'ne zaman adam oluruz-AB'ye girmeyi hak etmiyoruz' gibi anlayışlar kadar
adaletsiz-zalim anlayışlar yoktur her halde. Bu tasfiye etmemiz gereken
yapıların belki de taammüden neden oldukları 'sosyal darwinizmden'
kurtulmamız gerek. Mısırlı askeri analist Hüsam Sveylem, okumayı bilen için, bir 'sistem sorununa' dikkat
çekiyor: '' Biz bu savaşta kandırıldık. Komutanlarımız adına utanç duyduk.
Mısır ordusu savaşmadı, biz yenilgiden sorumlu değildik fakat dağlar kadar
keder ve ıstırap çektik.''
Bizdeki 'makineleri' de tasfiye etmediğimiz müddetçe başımızın belada olduğunu
ve Osmanlılaşmak zorunda olduğumuzu idrak etmemiz gerekmektedir...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










































