1 Nisan 2017 Cumartesi

Turkish Army Band Performing in Pakistan Day Parade - 23 March 2017



Only a nation, only one state; Turkey-Pakistan and all other Islamic world
  İttihad, Tanzim, Yakîn-i Muhkem







                                                               دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet


  The Eternal State 



11 Mart 2017 Cumartesi

TÜRKİYE’NİN DİKKATİNE SORULAR, ARAYIŞLAR, NOTLAR-‘’ YÜKSEK DOZ GELECEK’’TEN

T.C’NİN UZAYDAKİ KOLONİLERİ

Yakın zamanda ‘’ Yüksek Doz Gelecek‘’ adlı, beş bilim kurgu romanından oluşan bir kitap yayımlandı. Kitapta Güneş sistemimizde insanoğlunun gelecekteki kolonileşmesine dair romanlar okuduk. Yalnız dikkat çeken bir nokta vardı açıkçası. Romanlarda ya tüm insanoğlu dünyada bir devlet, ya da mesela Ay’da, Jüpiter’de, Mars’ta, Venüs’te ayrı ayrı birer oluşum şeklinde kurgulanmış. Belki de devletlerin serencamının sonucu kesinlikle böyle olacaktır ancak bunu tam olarak kestirebilmek şu an için resmen kahinlik olur. Şöyle bir senaryo da düşünülebilir: Dünya’daki devlet ve veya oluşumlar-örgütler Dünyada ve Güneş Sistemi’nin diğer unsurlarında tek bir örgüt-devlet birlikteliği düşüncesinin aksine, belki de dünyadaki çok parçalı ya da büyük parçaların müttefikliği şeklinde ‘’ uluslararası ilişkilere‘’ girebilirler. Mesela ‘’ Batı uygarlığı‘’; ‘ Birleşik Avrupa Devletleri’ gibi bir oluşumla bir de Güneş Sistemi aracılığı ile insanoğlunun hayatını tekrar mahvedebilir. Asya’daki devletler başka bir baş çekebilir ya da farklı farklı kıtalardaki devletler Güneş Sistemi’ndeki rekabet için birbirleriyle çok sıkı müttefiklik sistemleri geliştirebilir. Hatta belki de bazı örgüt ya da devletler sahte veya gerçek bir ‘’uzaylı’’, yapay zeka işgali senaryosunu bahane ya da işbirliği şeklinde kullanmak suretiyle yine diğer kalanları şerefli bir yaşamdan yoksun bırakabilir. İşte bu ihtimaller dahilinde o zaman ‘’ evrensellik’’ belki de siyasi manada yeni bir anlam kazanabilir ve siyasetteki ‘’ uluslararası ilişkiler‘’ terimi artık bir çöp olur…


Her iki senaryoda da ‘’ Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güneş Sistemi’ndeki ve ötesindeki kolonilerini’’ düşünüp tasavvur etmek, gelecekte düşünülen Dünya’daki veya Güneş Sistemi’ndeki diğer insanoğlu ya da diğer başka yabancı unsurların sultası altında milletimizin ezilmesinin önüne geçmek için ilk adımdır. Zira kitabın yazarlarından sayın Orkun Uçar da bir milletin bilim kurgu edebiyatında olmaz ise gelecekte de olamayacağına dikkat çekiyor.

Bu adımı ise şu şekilde temellendirmek yerinde olacaktır:

‘’ Kün tuğ bolgıl kök kırıkan’’- ‘Güneş Bayrağımız gök çadırımız.’ Ve

‘’ Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak, sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak‘’

Yani var olan tüm mikro-makro alem ve evrenlerde, Devlet-i Ebed Müddet’in varlığına hizmet eden canlı-cansız en küçük birimlerden en büyük organizmalar ve organizasyonları tasavvur etmek ve bunun temini ve devamı için milletimizin fert ve birimlerini buna uygun şekilde bir bilinç etrafında toplamak, onlara bu ülküyü aşılamak yerinde olacaktır. Devlet-i Ebed Müddetin en kötü koşullar düşünüldüğünde tek bir ferdi-(mikro boyutta bile olsa-zira virüs şeklindeki yapay zeka fikri ilginç gerçekten; ‘’ Yüksek Doz Gelecek, Demir Yıldız-Orkun Uçar‘’-)canlı cansız tek bir hizmet edeni bile kalsa, o şey, devletimizi yaşatmaya o senaryonun şartlarına ve zamana göre gizli-açık ya da zamanı gelince ortaya çıkacak bir şekilde devam ettirmelidir. Zira bu motivasyon bu en kötü senaryonun yaşanmasının önüne geçmek adına var olacaktır ve teşekkül ettirilmelidir. Kitaptaki ikinci hikaye olan ‘’ Phobos’’daki bakteri gibi bölünen ve bireysellikten uzak organizmalar gibi olmak yanlışına düşmek hatası ile yukarıda belirttiğim ülkü arasında ince bir çizgi vardır lakin belirli şartları temin ettikten sonra bu korkunun lüzumu yoktur. Pire için yorgan yakmak yerine; ‘ yorganı arındırmamız’ yani geleceğimizi kazanmaya cesaret etmemiz gerekmektedir. ‘ Devlet etme sanatını’ en iyi Devlet-i Ebed Müddetin fertleri yapmıştır ve gelecekte de yapmalıdır. Zira yine ‘’Phobos’’ hikayesindeki gibi insanoğlu vasatına karşı kültürel-ideolojik eziklik yaşayan uzaylının hikayesinin esin verdiği gibi kim bilir var olan tüm alem ve evrenlerdeki devletler-örgütler-organizma toplulukları-organizasyonlar bizim devlet kültürümüz-motivasyonumuz karşısında kendilerini, talep ederek; severek, kabullenerek, isteyerek teslim ederler. Bunu insanoğlu için düşünürsek; zira ‘’ kozmosda’’ hüküm sürmek ‘ aklı evvellerin’ işi olmasa gerek. Uzay’a bir hayvan gibi; devletsiz-kültürsüz-ahlaksız-akılsız çıkılınca başarılı olabilme ihtimali ne kadar vardır?

Belki de hikayelerin gelecekteki gerçek versiyonları şu şekilde cereyan edebilir:

Umut Altın’ın yazdığı ‘’ Köprü Altı’’ hikayesindeki ‘’ Sacaromy’’ dünyadaki bilgileri idrak edince: ‘yaşasın Devlet-i Ebed Müddet!...’ der,

Funda Özlem Şeran’ın yazdığı ‘’ Phobos’’ hikayesindeki insanoğlu vasatı karşısında adeta kafayı yiyen uzaylı: ‘ Ben bir Türk’üm ve artık tüm uzayı devletimizin vassalı yapmak için çalışacağım ve bölüneceğim!...’ der,

Orkun Uçar’ın yazdığı ‘’ Demir Yıldız’’ hikayesindeki ‘’ Bay White’’:’ Tek sorumluluğumuz bu güne kadar Ay’da da Ay İmparatorluğu şeklinde gizliden gizliye örgütlenen Devlet Ebed Müddet’e ve halkına karşıdır, kardeşimiz başardı ve şafağımız başladı!...’ der,

Gökcan Şahin’in yazdığı ‘’ Karavanlar Çağı‘’ hikayesinde bazı karavanlar uzayda Türkiye Cumhuriyeti Devletini devam ettirmek için birleşebilir,

Serdar Yıldız’ın yazdığı ‘’ Alt ve Üst’’ hikayesindeki Umay Dünya’daki tek hakim Türk devletinden Venüs’e gelmiş olabilir, İstanbul bebeğin neslinden bir torunu Venüs’ün gelecekteki başkanı olabilir…

Üç hilalimiz doğu-batı ve merkezde Devletimizin ve İslamiyetin hakimiyetini temsil etmektedir ama bu hangi doğu, hangi batı, hangi merkezdir?

MGK’nın daimi gizli gündemi ‘’ Türkiye Cumhuriyeti’nin uzaydaki kolonileri’’ olabilir;

Üç hilalimiz arz, gök ve var olan diğer tüm ‘alem ve evrenlerdeki’ Devletimizin ve İslamiyetin hakimiyetini temsil etmelidir!...


EK:  ‘’ Donanımcı Baba’’ nın ‘’ Silahlı İHA'lar ve Yapay Zeka Etiği Tartışmaları’’ başlıklı Youtube videosunda  (https://www.youtube.com/watch?v=gzvkpFX_saA ) beyin fırtınası çağrısına binaen yukarıdaki yazımıza ek ve onunla organik bir bağ ile yapay zekaya şu açıdan yaklaşımda bulunmak istiyorum:

Yapay zeka tartışmasına ve tefekkürüne yeni başlangıç yapıldığından meseleye interdisipliner bir şekilde, bir çatı kurmak adına şu sorularla temel bir başlangıç yerinde olabilir:  Bir yapay zekanın ideolojisi olabilir mi? Bir yapay zeka ideolog olabilir mi? Yapay zekanın devlet kavramı olabilir mi? Yapay zekanın ruhu olabilir mi? Yapay zeka ‘ ruhu olan’ organik ya da inorganik şeylerle bir organik bütünlük kurabilir mi? Yapay zeka mesela bir karınca kolonisi ile organik bir bağ kursa tüm tembel canlılara ya da atalet ya da tembellik içeren tüm canlı, cansız ya da onları sembolize eden her türlü şey; fikir, ideoloji ile savaş içerisinde mi olur? Yapay zeka insanlığın tefekkürünü mü devam ettirir ya da o mirası tamamen ret mi eder? Mesela üzerinde sahiplenme konusunda ‘ rekabet’ yaşanan asil bir Anadolu hayvanı kangal köpeğini düşünelim: Youtube’de kangal köpekleri ile ilgili şu başlıklara mutlaka rastlamışsınızdır ‘’ Turkish Kangal‘’ ya da ‘’ Kurdish Kangal‘’. Mesela bir kangal köpeği ile bir yapay zeka aparatı arasında organik bir bağ kurulsa bu canlının ideoloji ne olur? Hangi tarafı seçer, terör örgütlerine sempati mi besler, ‘’ faşist‘’ mi olur, devrimci mi olur, ateist mi olur, nihilist mi olur, hangi dine ilgi duyar, hangi tasavvufi akımın taraftarı olur? Hayvanların üzerindeki insanoğlu tahakkümünü kırmaya mı çalışır? Mesela insanoğlunun iftiharı bir yapay zeka teknolojisi üretilmiş olsun; bu yapay zeka hakimlik-hakemlik yapabilir mi? Bunun adalet anlayışı insanoğlunun bugüne kadar alıştığı adalet anlayışına benzer mi olur yoksa farklı anlayışlar getirerek daha merhametli ya da gaddar mı olur?

Gelecekte insanoğlundan, yapay zekadan ya da şeytandan hangisi bir birine pabucunu ters giydirir?


Anlaşılacağı üzere sorular mümkün olduğunca çoğaltılabilir. Devletimizin ise bu konuda yapması gereken yapay zeka eğer içtimai hayatla ilgili ‘ üç boyutlu’ düşünebilecek bir yeteneğe kavuşacaksa meselede sağlıklı bir ilerleme sağlamak adına ‘ üç boyutlu’ bir yaklaşımda bulunabilmek için bunların artıları ve eksilerini, avantaja çevirmek adına şimdiden çok ciddi ve interdisipliner akademik çalışmaları resmen ve re’sen icra ettirmesi, toplumdaki önde gelen ve veya yetenekli insanları bir araya organize bir şekilde toplayarak beyin fırtınalarını ya da disiplinli çalıştayları gerekirse ödüllerle desteklemesi gerekmektedir.         






                                                       دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet


  The Eternal State 





24 Şubat 2017 Cuma

TSK Armoni Mızıkası - Turkish Military March - "İleri Marşı"



                      http://www.astsubay.org/ 


‘’ Ben bir ASKERİM!
Her sabah yastığımın altına koyduğum silahı belime takarak çıkarım evden. Üzerimde ki üniforma birçok kişide hayranlık uyandırsa da ben o üniformanın bana verdiği kutsal yetkiyi seviyorum. Her gün ölüme gidiyorum, VATAN için, VATANDAŞ için... Her akşam döndüğüm de ''bugün de ölmedim '' diyorum. Eğer ki bir gün VATAN için ölürsem, ölürken gülümseyeceğimi biliyorum!‘’ 






                                                              دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet


  The Eternal State 





11 Şubat 2017 Cumartesi

Piyade Uzman Çavuş Gökhan Kılıç-Turkish Army in El Bab

Şehit Piyade Uzman Çavuş Gökhan Kılıç'ın babası: ‘’Oğlum görevini severek yapıyordu, severek gitti ve severek de şehit oldu. Allah mekanını cennet etsin. Vatan sağ olsun, bayrak var olsun, Allah devletimize zeval vermesin…’’


16 büyük hanedan, yüzlerce küçük hanedan ve Cumhuriyet süreci ve milyonlarca şehit ve gazi neden mi bu devlete hizmet etti, ediyor ve edecek?

Şerefli, özgür, adaletli, namuslu bir yaşam için, çünkü bunların eksikliği ölümden beter,
 bilakis şehitlerimiz ölmezler!… 






                          دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet


  The Eternal State 




9 Şubat 2017 Perşembe

Ruhun Şad Olsun Üsteğmen Tarık Koçoğlu!-Turkish Army in El Bab

Turkish Army in El Bab
Birçok devletten çok daha eski bir kuruluş olan TSK’nın (milattan önce 209) El Bab'da yürüttüğü başarılı lakin karışık bir hibrit savaş ve sivilleri gözetip kollayan bir operasyon olduğundan yavaş ilerleyen, Özel Kuvvetlerin, Hava Kuvvetlerinin, tankçı ve topçu birliklerin, MİT'in, Jandarma birliklerinin ÖSO ile birlikte DAEŞ pisliğinin mezarını adeta tırnaklarıyla kazdıkları Fırat Kalkanı operasyonunda şehit olan Piyade Komando Üsteğmen Tarık Koçoğlu’nun anısına bir bölüğümüz harika bir saygı duruşu yapmıştır…










                          دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet


  The Eternal State 






Moments of Hero Turkish Soldiers Shooting DEAŞ in El Bab-Yiğit Türk Askerinin El Bab'ta deaş'ı vurduğu anlar

REAL STATE OF ISLAMIC; REPUBLIC OF TURKEY-OTTOMAN!








                           دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet


  The Eternal State





El Bab is also Turkish soldier he call to prayer and Muhammad

El Bab is also Turkish soldier he call to prayer and Muhammad





REAL STATE OF ISLAMIC; REPUBLIC OF TURKEY-OTTOMAN!
                           


                          دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet


  The Eternal State 





26 Ocak 2017 Perşembe

Turkish Military Power and Discipline - Turkish Armed Forces (BC 209) in Heavy Massive Live Fire...

Turkish Armed Forces (BC 209) - Turkish Military Power and Discipline 



                       






                         دولت ابد مدت

  Devlet-i Ebed-müddet

 The Eternal State 






11 Ocak 2017 Çarşamba

TÜRKİYE'NİN DİKKATİNE SORULAR, ARAYIŞLAR VE NOTLAR- ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI MI?

Son zamanlarda yaşatılan büyük sıkıntılar ile ram olmaya zorlanan ülkemizin neden kıyasıya bir ‘ismi olmayan savaş’ ve mücadeleyle teslim alınmaya çalışıldığı sorusuna güvenlik politikaları uzmanı sayın Mete Yarar dikkat çekiyor. 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile kayıtsız şartsız ele geçirilmeye çalışıldık, devletimiz ısrarla bir şeylere karşı çıkıyor ve düşmanlarımız da ısrarla bizi kendi çıkarları doğrultusunda bir şeye zorluyor. ‘ İyi de neden’? Amaçları nedir?

Aynı zamanda ABD de ve Avrupa’da NATO çatısı altında büyük bir silahlanma ve askeri bir atağın da olduğuna dikkat çeken Mete Yarar ülkemiz için ‘’ NATO dışına çıkan kontrolsüz müttefik’’ tanımlamasından da büyük bir rahatsızlık duyduğunu belirtiyor. Bütün bu hareketliliğin ve bu tanımlamanın sebebini bilmediğini ama sebebi her ne ise işte o amaçtan ötürü güçsüz bir hükümetle ram olmuş bir Türkiye istediklerini söylüyor. Bu sebep ile ilgili ise özellikle bilemeyeceğini belirterek yorum yapmaktan kaçınıyor. Açıkçası ülkemizde bu gerçek sebebini devlet evraklarına erişme şansı olmayan vatandaşların bilemeyeceği anca tahmin yürütebileceği bir konu bu: Batı yükselen Avrasya’yı düşürmek istiyor ve önlem alıyor olabilir. Dünyadaki bazı devletler ve güç odakları-örgütler-sermaye çevreleri bir üçüncü dünya savaşı çıkarmak istiyor olabilir. Daha başka nitelikler taşıyan yeni bir soğuk savaş süreci ya da çatışmalar süreci ile stratejist sayın İsmail Yıldız’ın deyimiyle ‘’ortaya çıkan enerjiden’’ dünyadaki bazı devletler ve güç odakları fayda sağlamak istiyor olabilir. Bu ihtimallere karşı ise ülkemizin tek bir standart milli aktif bir politika ile cevap vermesi gerektiği aşikardır. Müteyakkız olmak ve ‘ kuşatmaları yarmak’ baskıları aşmak gerekmektedir.

Müteyakkız olmaktan kasıt: 15 Temmuz’u Allah’ın inayetiyle atlatan ülkemizin ani bir üçüncü dünya savaşını devletimizin idraki ile hazırlıklı olarak karşılanmasıdır. Bir sabah her şey elden gitmiş şekilde uyanmaktan kıl payı kurtulan ülkemiz, bari en azından bundan sonra böyle gafletlere düşmemek üzere ‘’devlet etme’’ sanatına dikkat etmeli, sabah uyandığımızda sokaklarda paraşütlerini katlayan ‘ NATO’ askerleri göreceksek bile bunu önceden kestirebilecek ve hazırlıklı olabilecek bir durumda olmalıyız. BUNU DA HANEFİ AVCI’NIN DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN İLK GÜNLERİNDEN SONRA BELİRTİĞİ ÜZERE DÜŞMANLARIMIZ GİBİ DÜŞÜNEBİLEN İSTİHBARAT ÇALIŞANLARI VE BU ŞEKİLDE İSTİHDAM EDEN İSTİHBARAT ANLAYIŞI İLE YERİNE GETİREBİLECEĞİMİZ AŞİKARDIR. FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ÜLKEMİZİ ELEGEÇİRMESİNE RAMAK KALA BİR HALDE YAKALANMAMIZIN SEBEBİ BUDUR. BU ÖRGÜT İSTEDİĞİ KADAR KRİPTO OLSUN, İSTEDİĞİ KADAR CİZVİTLERİ TAKLİT ETSİN, ‘’ AÇIK İSTİHABARAT’’ IN BİLE BANGIR BANGIR BAĞIRDIĞI DARBE TEŞEBBÜSÜNE KARŞI GAFİL YAKALANMAMIZIN SEBEBİ ‘’ İSTİHBARAT ANLAYIŞIMIZ‘’DIR. AKSİ TAKDİRDE TIPKI ‘’METAL FIRTINA’’ KİTABINDAKİ GEÇ GELEN İSTİHBARAT YÜZÜNDEN, BİR ANDA HAZIRLIKSIZ, GAFLET İÇİNDE YAKALANMAK KAÇINILMAZDIR. TIPKI ORDA BAHSEDİLEN GİBİ GAFLETTE VE ALLAH KORUSUN BAHSİ GEÇEN KİTAPTAKİNDEN DAHA KÖTÜ BİR HALDE YANİ 15 TEMMUZDAKİ GİBİ YUMRUK BİLE VURAMAYACAK HALDE YAKALANMAK KAÇINILMAZDIR: DEVLETİN EN ÖNEMLİ KURUM BİNALARININ ÜSTÜNDE SERBESTÇE TACİZ ATEŞİNE BİLE MARUZ KALMADAN UÇAN VE ÜLKEYİ TERÖRİZE EDEN DÜŞMAN UÇAKLARI, EFSANE İSMİ OLAN KENDİ OLMAYAN SİVİL SAVUNMA-BEYAZ BERELERİN NERELERDE OLDUĞU YA DA NE DURUMDA OLDUĞU SORUSU VS. GİBİ REZİL DURUMLARDAN BAHSEDİYORUM, yazar-aydın sayın Burak Turna’nın sistematiği ve yazar-aydın sayın Orkun Uçar’ın Avrasya-Batı çekişmesi iddialarına dikkat çekmekte fayda vardır.

AYNI ZAMANDA İSTİHBARAT KONUSUNDA MİLYAR DOLAR HARCANAN BİR ALANDA SIFIR BAŞARI (NEDEN Mİ SIFIR; MUCİZE ESERİ KURTULDUK!…) DÜŞÜNDÜRÜCÜDÜR. BÜTÜN BUNLAR İSE BU YAZININ DIŞINDA BİR KONU İÇERİĞİ OLAN ‘ SİSTEM SORUNU’ OLMAKLA BİRLİKTE BUNLARA KENDİMCE ŞU BLOGUMDA DEĞİNMEYE ÇALIŞIYORUM: ‘’SİSTEM-VATANDAŞ-MEMUR‘’ http://neayakbunlar.blogspot.com.tr/
  

Aynı zamanda devletlerin kendilerinden üst ligde olduğu iddia edilen örgütlerden ele geçirilme ve sızılma seviyesi azaldıkça daha zeki olabilecekleri düşünülebilir. Sağlam bir istihbarat anlayışla birlikte, halkla bütünleşmiş ve iyi liderliklere sahip olan ülkelerin devletlerinin idrak seviyesi artabilir. Belki de kim bilir rahmetli aydınlarımızdan sayın Mahir Kaynak ve araştırmacı, stratejist, yazar sayın Ömer Özkaya’nın özellikle müttefik olması gerektiğine dikkat çektiği AYRI BAŞ ÇEKEBİLEN ULUS DEVLETLER manipüle edilerek düşman yapılmaya çalışılan devletler görünümünde olan  ABD-Rusya-Türkiye üçlüsü bir üçüncü dünya savaşına müttefik olarak bile girebilir…

   

   

3 Mart 2016 Perşembe

BİR 3. DÜNYA SAVAŞI’NA İDEOLOJİK OLARAK NE KADAR HAZIRIZ?

Ülkemizde son zamanlarda; terör örgütlerini ‘bürokratikleştirme’, kemikleştirme amaçlı; bu yönde ‘ ‘’vekaleten’’ ve şehir savaşları’ uluslar arası bir organizasyon şeklinde tertiplenmektedir. Bu operasyonlar devletimize doğrudan kasıt amacı taşıma emareleri de göstermeye başlamakta ve buna ülkemizin içinden ‘medyatik’ ve propaganda desteği de bazı odaklardan gelmektedir. Televizyon kanallarına çok çıkan; sürekli çark edip duran; su içer gibi yalan söyleyip duran, siyasi kişilikler ve başkaca ‘aydın-akademisyen-vekil’ vâri kişilikler bu suça ortak olmaktadır. Elbette askerimiz ve polisimiz kahramanca şehit olarak bu vatanın şerefini kurtarırken bu hain takım ve arkasındaki uluslararası organizasyon amaçlarına ulaşamayacaklardır. Lakin artık devletimize doğrudan kasta kadar varmaya başlayan bu terör saldırılarının en azından ülkemizin hedefini bile şaşırtamayacak kadar etkisiz hale getirilmesi gerektiği ortadadır. Daha önce, düşmanın amacının bu yönde olduğunu düşündüğümüzü ‘’ Ülkemizdeki sistemin yazılımı‘’ adlı yazımızda belirtmiştik. (http://trosmtr.blogspot.com.tr/2015/10/ulkemizdeki-sistemin-yazlm.html  )

Hal böyle iken ve bunu yapan ‘önemli, dengeleri sarsacak şahıslar’ da olsa, terör propagandası yaparak da olsa teröre yardım ve yataklık yapan şahıslara devletimiz gerekli refleksi hukuk kuralları içerisinde vermelidir. Çünkü hukuk devleti olmanın gereği budur; İlber Ortaylı hocanın hukuk-kanun devleti tanımına göre kanunlara yönetici, siyasi, vatandaş ya da her kim ise bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının uyması, uymuyor ise kanuni karşılığını bulması gereklidir. Zira bir ‘ vekalet savaşı ve terör operasyonuna’ karşı devlet olmanın gereğini yapmamak-yapamamak çıkma ihtimali azımsanamayacak kadar çok olan bir üçüncü dünya savaşı karşısında içtimai hayat olarak ve ideolojik olarak hazırlıksız olmak demektir.

Nasıl mı?

Olası bir büyük savaş ya da bunun uzun vadeye yayılmış hali (ve belki de şimdi yaşanmakta olan) ‘ vekalet savaşları-düşük yoğunluklu savaş zincirleri’ sırasında x siyasi, y güruh ülkemizi malum hainlikleri ile sabote eder ise sonuç hüsran olur. Halbuki böyle durumlarda bütün ülkenin kenetlenmesi; milli çıkarlarımız doğrultusunda belirlediğimiz bir hedefe, motivasyonla hep birlikte yürümemiz gerekecektir. Aslında savaş dahilinde (DEMOKRASİNİN RAFA KALKMASINDAN ASLA BAHSETMİYORUM) zaten sıkı bir idarenin ülkede hakim olacağı düşünülebilir, belki de bu başarabilir ancak barış zamanında bile uluslararası platform ve tvlerde de çıkıp ülkemize hainlik yapanlar karşısında refleksleri alınmış gibi davranan sistem; mesela çok ilginç ve bununla da dolaylı da olsa alakalı bir örnek olarak barış zamanında bile merkez bankasına söz geçiremeyen bir anlayış şüphe vermektedir. Tekrar belirtmek gerekir ise devlet olmanın gereği demokrasinin rafa kalkması değil: hiçbir güç odağının; şahsın, medya organının ya da her ne ise hiç birinin, bütün ülke ile dalga geçercesine çarklı-yalan dolanlı- terör örgütü propagandası yapıcı- utanmaz-umursamaz vatan hainliğine izin verilmemesi şarttır.

Aynı zamanda ülkemizde yeni bütünleştirici, ülkemizin çıkarına doğru bir hedefe yönlendirici, şimdiki gibi yapmacık olmayan ve uydurma hikaye ve tarihlere dayanmayan, motive edici bir ideoloji şarttır. Terör örgütlerinin ideolojisinin ve propagandasının bile çok gerisinde olan bir ideoloji muhtemel bir 3. dünya savaşı’nda ne kadar işe yarayabileceği muammadır. Bu verdiğimiz kırmızı alarmı abartılı bulanlara ise ülkemizdeki Kürt gençlerinin duygu ve düşünce dünyasını müşahede etmesini tavsiye ediyorum. Mesela burada Abdülhamid Han’ın siyaseti tam da anlatmak istediğimize çok güzel bir örnek; Abdülhamid Han Kürt ağalarının oğullarını İstanbul mekteplerinde Osmanlılık idraki ile okutmuş ve bu onların Osmanlı’ya bağlılığını artırmıştı. Daha sonraki yıllarda Kürt aşiretleri İngilizlere çok net şekilde restlerini çekmişlerdi. Hatta Abdülhamid Han tahtan çekilmek zorunda kalmasa idi Balkanlar’ı Osmanlı’ya daha sıkı bağlayacak bir projenin peşinde olduğu net bir şekilde bugün bilinmektedir. Hatta belki de onun Osmanlılık ideolojisi geriletilmeseydi; sadık millet olan Ermeniler de Birinci Dünya Savaşı’nda ülkemize bu kadar çok sorun çıkarmayabilirdi.
Sonuç olarak terör ile mücadele uluslararası ilişkilerden; bürokrasiyi verimli kullanmaya, onu iyi işletecek bir devlet felsefesine, onun arkasında durmaya ve onu kamçılamaya; organize suça karşı toplumsal bir tepkiden, devlet ideolojisine, dünya siyasetine bizim açımızdan yapıcı müdahalelere kadar çok geniş bir alanda mücadele gerektiren ve hatta içtimai ve tarihi kökeni olan bir alandır. Yani anlaşılacağı üzere sağlam bir devlet iradesi gerektiren bir alandır.

Burada felsefesinin o tarihlerde daha yeni yeni tekamülü ve bazı diğer bize benzerlikleri açısından ABD’den örnekler vererek bitirelim. 1920’li ve 1930’lu yıllarda FBI’ın yeni yeni teşekkül etmeye başladığı zamanlarda ABD’de de büyük sarsıcı terör olayları cereyan etmekte, kamu düşmanları ilan edilen gangsterler Amerikan devletine zor zamanlar yaşatmaktadır. Buna karşılık bütçesinden, kullandığı silah ve araçlara kadar çeşitli sıkıntılarla uğraşan ve daha yeni yeni tekamül eden FBI ve yeni suç anlayışına karşı yeni yeni refleksler geliştirmeye başlayan diğer devlet görevlileri ve kurumları mücadele ile ve devletin de ‘bürokratik gücü’ ile neredeyse ülkelerinin temelini sarsan sorunlara yani Bolşevik terörist ve gangsterlere karşı galip gelmiştir. ABD’deki bu durumla ilgili bilindik görsel örnekler ise gerçek olaylardan esinlenilerek yapılan filmler: ‘’ The Untouchables‘’, ‘’ Public Enemies‘’, ‘’ J. Edgar‘’ dır. O tarihlerde muhabirlerin suçluları sempatik göstermesinden, ülkeye hainlik yapan ‘ateşli siyasilere’, devletin sorunu yeni yeni algılayıp ona göre refleks göstermesinden, birçok soruna göğüs gererek-mücadele ederek başarılı olan devlet görevlilerine kadar birçok şey tam da şu anki halimizle ilgili benzerlikler göstermektedir.


Bizim tarihimizden ve dünyadaki örneklerden sorunlarımıza çareler mevcuttur. Ülkemizin düşmanlarını yenilgiye uğratabilecek bir devletimiz ve onun bürokrasisi mevcuttur. Lakin ‘at sahibine göre kişner hesabı’ ülkemizde ‘ atın sahibinin’ meclis başkanı mı, başbakan mı yoksa cumhurbaşkanı mı olduğu sorunu, ya da bu bölünmüşlüğün bir başkanlık sistemi ile mi aşılacağı; bu kargaşada ülke liderinin vizyonunu takip etmeyen hatta ona direnen (faiz sever) bürokratlar sorunu, devlet ideolojisinin ve felsefesinin sorunları, hukukun herkese karşı işletilmemesi sorunu gibi önemli sorunlar mevcuttur. Pek tabi ki de toplumumuz, yöneticilerimiz ve devletimizin iradesi ve disiplini ile ise bu sorunlarımızı aşabileceği ise aşikârdır…




(ABD sisteminin ve memurlarının sorunlara karşı ‘ilk şoku’ ve sonrasındaki refleksleri ve sorunları çözme iradesi birçok açıdan bizim sorunlarımıza benzemektedir ve ders niteliğindedir.)


‘’ Türkiye Osmanlı Türkiye‘’





21 Temmuz 2015 Salı

DEVLETİMİZİN KARİZMASI

Ülkemizin bazı kesimlerinde malum bir terör örgütü ülke gençlerimize devletimizden daha yakın durmaktadır. Onlara devletimizden daha sempatik ve karizmatik gelmekte hatta bu gençlerden çoğunun devlet memuru olanlarında bile bu durum gözlemlenmektedir. Ne yazık ki yeni nesillerde bu neredeyse istisnasız gibi bir hal almıştır. Bunun sebebi o terörist çete ile oradaki insanların yalnız başına bırakılmasındandır. Bu durumu ben şu şekilde incelemek istiyorum:


MİT’in ‘’feodal sistemi’’ kırmak için bir örgüt kurması ve neredeyse hemen sonra o örgütteki inisiyatifini kaybetmesi: Bu sistem bozukluğundan kaynaklı devletin en yoğun olduğu-olması gereken bir birimin teoriden pratiğe kadar yanlış bir harekette bulunması dikkat çekiyor. Oradaki halk o ‘’feodal’’ denen yaşam tarzı ile binlerce yıl yaşamıştır. Onların yaşam biçiminin bu kadar net şekilde hedef alınması bir kere o zamanki devlet sistemimizin insanının yaşamı ile kavgalı halini gösteriyordu (bakabilirsiniz: ‘’ Türkiye’nin Dikkatine Sorular, Arayışlar ve Notlar-Dersim Travması: http://trosmtr.blogspot.com.tr/2014/06/turkiyenin-dikkatine-sorular-arayslar.html ‘’ ) ‘reform ve ıslah’ çabalarının amaçları halkın kültürünü hedef alma amaçlı olmamalıydı. Bununla birlikte o önce kurup sonra da hemencecik inisiyatifi kaybetme durumu ise diğer sistemsel bozuklukların reaksiyonunu göstermektedir. Tabi bunun önüne geçmek adına 90’lı yıllardaki (iyi niyetli memurlar haricindekileri kastediyoruz) ‘’müdahaleler’’ bir devlet sistemi yüzünden bir devlet ile vatandaşının nasıl birbirinden uzaklaştırılabileceğinin ve birbirine küstürüleceğinin hikayesiydi. Zira sağlıklı bir sistemde bir istihbarat örgütünün en başlıca görevi adam kaldırmak olmaz. Şunu tekrar belirtmek gerekir; iyi niyetli işlerin ve memurların haklarını vermeliyiz. Aslında JİTEM bir Teşkilat-ı Mahsusa mantığı da taşıyordu: Teşkilat-ı Mahsusa’nın tarihte öne çıkan gerçek özelliği  ‘çete savaşı’ formasyonuyla hareket eden bir mücadele olmasıydı. ( Bunun için kaynak olarak ‘’Derin Tarih’’ dergisinin birinci özel sayısına bakabilirsiniz.) Ancak sistem bozuk olur ise bu devlet faaliyetlerine ve amir-memur ilişki ve davranışlarına da doğrudan etki eder. Daha sonraki süreçlere baktığımızda ise ‘’çözüm sürecinin’’ en önemli hatalarına rastlıyoruz; oranın halkını, sorunlarını ve muhatabı o örgütten ibaret sayma ve orada demokrasi ve özgürlük adına (!) güvenlik güçlerini pasif duruma getirme. Olur şey değil! Devleti ceberut halinden arındırayım diye güvenliği savsaklamak! Yine bir sistem bozukluğu da işte kendini burada ele verdi; devlet sitemimizin ‘ince ayarı’ yok, bu güvenlik ve özgürlük durumlarının; çeşitli tarihsel-sosyolojik ve daha çok bunlar kaynaklı sistemsel nedenlerle ortasını bulamıyor. Oysaki ikisi hiçbir şekilde birbirinden ayrı düşünülemez zira bütün hakların kaynağı yaşam hakkıdır. Bir örgütün oradaki insanlara zulmetmesi; onların çocuklarını kaçırıp durması, onları öldürmesi, yakması, kesip-biçmesi, oy haklarına el koyması düşünülemez. Yaşam: güvenlik; insan gibi yaşamak için devlet teşekkül ettirip onun imkanlarından faydalanmaktır. Yapılan ise içtimai hayattan devlet disiplinini çekmek olmuştur. Karşılığında ortaya çıkan zulüm ve kaos ortamına şaşırmamak gerekir.

Yukarıda irdelemeye çalıştığım üzere örgütlerden ziyade devletimizin bütün vatan topraklarında karizmatik ve sıcak bulunması için gerekenler yapılmalıdır. Devlet sisteminin ‘yazılımı yeniden kodlanmalıdır’. Arması bile olmayan bir devlet anlayışından kurtulunarak; halkının kültürü ile kavgalı olmayan ve bu şekilde gerçek manada milli olan ve karizmasının da çoğunu buradan alan bir sistem inşa edilmelidir. En başta tarihimizin moralimizi bozmak için değil de moral değerimizin artırmak için kullanmalıyız. Tarihimize sağlıklı yaklaşmalıyız. ‘’Hasta adam’’ travmasından kurtulmalıyız; ne yani birine çamur atılınca onun hakkında söylenen gerçek mi olurmuş! Tabi bunu okullara aksettirmeliyiz; Güneydoğu Anadolu bölgesinin bin senelik hem de gurur duyulacak bir tarihi var Anadolu’nun diğer bölgeleriyle…

Nasıl olabileceğine dair spesifik örneklerle sonlandırmak istiyorum. Geçende bir abimiz bana şöyle bir şey söyledi: ‘ şimdiki gençler Mao’yu, Lenin’i kendi tarihindekilerden daha iyi biliyor!!’, bilirler tabi; ansiklopedilerde hep onlar anlatılıyor dedim ve ayrıca şu pek bilinmeyen misale de değindim: Mareşal Fevzi Çakmak Paşa Sakarya Meydan Muharebesi’nin kilit ismidir. Mustafa Kemal’in de umudu kırıldığı bir anda devreye girmiştir, Mustafa Kemal de çekilme taraftarıdır ancak Mareşal Fevzi Çakmak savaş halinde durumun değişebileceğini belirtir ve ordunun bulunduğu konumu muhafaza etmeye devam etmesini telkin eder. Daha sonraki zamanlar Mareşal Fevzi Çakmak Paşa bir an ortadan kaybolur. Hiç kimse kendini bulamaz, ararlar tararlar ama nafile. Bir müddet sonra; cephenin en ön saflarında askerin yanında hem onlara taktik verdiği hem de siperde Kur’an okuduğu haberi gelir. Evet Mareşal Fevzi Çakmak ve hikayesi Anadolu insanının etrafında toplanacağı kadar dramatik ve karizmatik değil midir? Şimdi düşünüldüğünde o dinsiz örgüt mü sıcak gelir gençlerimize yoksa ordumuz, tarihimiz, mücadelemiz mi? Demiştim ki: ‘Mareşal siperde Kur’an okurken, emirler verirken, Anadolu insanı mücadele verirken; teması bu olan bir tablo çizdir, sonra bunu da ders kitaplarına koydursana, çocuklar okusun-baksın, bu şekilde öğrenir kendi tarihini, isimlerini!’ Tabi dip notu düşelim: Mareşal Fevzi Çakmak’ın ismi resmen silinmiştir tarihimizden!!  İşte devlet sistemimiz milli olsun derken bunu kastediyorum, bu milli hikaye ve ismin üstü neden kazınır?

Başka bir misal Prof. Yusuf Kaplan her şeyini kaybetmiş bir millet olduğumuzu söyler. Kültürümüzden ve tarihimizden uzaklaştırıldığımızdan bahseder. ‘Arabesk ile yurobesk arasında yuvarlanıp gittiğimizi’ bu kültür travması yüzünden de bir film bile çekemediğimizi söyler. Bizim bu durumumuzun aksine bir örnek verelim. Amerikan filmleri ve oradaki Amerikan propagandasını bilirsiniz. Amerikan polisi, askeri, FBI vb. karizmatik şekilde anlatılır, Amerikan bayrağı kullanılır ve bunu kaba bir şekilde de yapmazlar. Mesela The Wolf of Wall Street filminde dolandırıcı karakterin yoldan çıkması ve insan fıtratına zıt-şeytani yaşam biçimi seyretmesi, filmi izleyen insanı neredeyse boğacak bir hale getirdiğinde, film FBI’ı adeta bir kurtarıcı gibi devreye sokar ve izleyeni rahatlatır. En azından bende böyle olmuştu; filmdeki bu nüansı bize kıssadan hisse olarak almıştım.

Anlatmaya çalıştığım üzere mesela Kıbrıs Türklerinin de Türkiye’yi pek sevmediğinden bahsedilir lakin bizim vatandaşımıza ne kadar sevdirebildik ki??  

‘’ Türkiye Osmanlı Türkiye‘’


14 Şubat 2015 Cumartesi

Feraset ve basiretimizdi!

Mahir Kaynak'a Allah gani gani rahmet eylesin.

Diğer ülkelerde böyle değerli bir insanın daha uzun yaşatılması için devlet seferber olur, bizde her şey alt üst ters yüz. Yıllardır vasatlar ve ülke düşmanları tarafından aşağıya çekilmeye çalışılmıştır.

Zeka hiç bir şeydir; feraset ve basiret yoksa, merhum ülkemizin 'aklı' idi.

Ülkenin feraset ve basireti yaşamını yitirdi, büyük insandı, Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun,

amin amin amin!...




4 Kasım 2014 Salı

''BÜTÇEYİ'' TEMİN

‘İngiltere 1. Dünya Savaşından kalan borçlarını kapatıyor’.


Bu haberden çıkan, Türkiye'ye, kıssadan hisse şudur: ''devlet bütçesi'' denen şey devlet için beş harften oluşan, karakterine geçirdiği kisvesidir. Osmanlı'nın parasını verdiği gemilerini de gasp eden İngiliz sistemini örnek almak tabi ki olacak şey değildir, mamafih bu durumu devletimizin karakterine uyarlarsak şu sonuç ortaya çıkar: Osmanlı devlet sistemi zulüm yapmadan halkını refaha kavuştururdu. Bunu devlet sistemi ve felsefesinin kalitesine, coğrafyasına ve hükmettiği milletlere özgün milli devlet faaliyetlerine borçluydu. ''Yıkıldı'' denilen 1. Dünya Savaşı zamanları sırasında bir dünya savaşını, ordusunu ve toprak bütünlüğünü bozmadan atlattı. Bunu ise ''Adalet'' Bakanlığı faaliyetleri ile tahayyül edersek: memura yetki, teçhizat, maaşına enflasyon zararını eklemek ''devlet bütçesinin'' teminidir.

Bütçe olmadığı için adalet yoktur değil; adalet olmadığı için bütçe yoktur.

''Adalet'' Bakanlığı gibi ismi ile ironi içerisinde bir bakanlık diğer bütün devlet faaliyetleri ve felsefesinin kendisinde karakterize olmuş bir örneği olarak memurların ve insanımızın eziyet çekmesinin sembolüdür; burada sembolleşen zihniyet aşılmadığı için ülkemizi ‘’geri’’ bırakandır.

''Almanya da ya da Amerika'da olmayan maden kazaları neden ülkemizde oluyor'' un cevabının biri de işte buradadır.

1. ve 2. Dünya Savaşlarından yok olma derecesinde anca çıkabilen, ancak Allah’ın ‘yok olmayı’ kaderlerine yazmadığı milletlerden Almanlar ve güç merkezi Almanya'da, bizde olmayan ne vardır?

Benim cevabım Almanların hiç bir zaman 'Osmanlılarını' tasfiye etmediğidir. Daha doğru ifade ile ‘İngilizlerin bize yaptığının dünyada bir eşi benzeri olmamıştır daha da olmayacağa benzer. ‘’Denazifikason’’ nun (‘Nazi ideolojisinin’ tasfiyesinin) ise kaderin getirdiği bir ‘’Osmanlı’nın tasfiyesi’’ ile uzaktan yakından alakası yoktur.
   

Osmanlı'nın devlet felsefesi (ve dolayısıyla ''Adalet'' Bakanlığı ile resmen ironi halinde olan adaleti) ''bütçenin'' temini olacaktır.

Eksikliği açısından en göze batanlardan; infaz ve koruma memurları, polis memurları ve zabıta memurlarımızın güvenini, yetki ve teçhizatını temin etmek beşeri sermayenin güvenini ve her türlü maddi manevi sağlığını temin etmeye yatırım olacağından ötürü; ‘memurlarımızın enflasyon zararını karşılamamayı, ‘’mali disiplin’’ denen şüpheli faaliyet açısından, neredeyse Allah’ın kanunu saymak’ ‘devlet etme’ anlayışına aykırıdır.

Bu durumu telafi devletin diğer adaleti tesis-temin, stratejik ve –‘’Ak Sarayı’’ inşa etmek gibi-  ‘dosta güven verip düşmanda saygı ve korku uyandıran iddia’ faaliyetlerden ‘nitelik’ açısından gayrı bir farkı yoktur.


Mülkün temeline adaleti konumlandırarak; devleti insan sayesinde yaşatmak gerekir.   
     

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Osmanlı'sız Ümmet; Altı Gün Savaşı...








'' israil 5 haziran 1967'de komşu Arap ülkelerine karşı topyekun bir savaş başlattı. Sadece altı günde üç Arap ülkesinin ordularını yenilgiye uğrattı ve ''topaklarını'' üçe katladı.''

Peki bu nasıl gerçekleşti? Bu olayın cereyanını doğru analiz bize Osmanlı'nın büyük yenilgisinin ardından türetilen ''Arap devletleri''nin ve israil zulüm yapısı-maşasının 'karakterini' ortaya dökecektir. Bunun bir başarı olduğu bile şüphelidir.

Bu savaşı hangi tarafın yapısı ''devlet'' olmaya daha yakınsa o kazanmıştır. israil zulüm yapısı-maşasının istihbarat faaliyetleri diğerlerinden üstün olduğu için ''Irak'' hava kuvvetlerinin pilotu Mig-21'i ile israil yapısına iltica eder. siyonistler Mig-21'in güçlü ve zayıf yönlerini test ederler. Nisan 1967'de siyonistler Golan tepelerinde çıkan küçük çatışmanın büyüyüp bir hava mücadelesine dönüşmesinin ardından 6 ''Suriye''  Mig'i düşürür. Buraya kadar bunlara tolerans gösterilebilir ancak ''Suriye devleti'' ile birleşme şeklinde bir stratejisi olan -'savaş öncesi hamlelerinin zayıflığı' bu strateji ile çelişkilidir- Nasır'ın ''devleti''-''Suriye'' ve ''Irak'' için bu tam bir aymazlıktır. Üçünün toplam aymazlığı; koordinasyonsuzluğu, gerçekten milli politikalardan uzak oluşları, devlet olmaktan uzak yapılarıyla kendilerinin felaketlerinin başlangıçları olur. Bunu biraz açmam gerekirse: Mısır ''Arap milliyetçiliği'' sevdasıyla Yemen'deki iç savaşa dahil olur ve gücünün ciddi bir kısmını oraya yönlendirir. Eğer kendini devlet sanan bu yapıda bu toprakların fıtratına uygun bir milliyetçilik olsaydı öncelikle bütün her şeyini siyonistleri bu topraklardan atmaya adardı. ''Irak ın'' Mig'inin kaçırılmasından sonra israil yapısının hiç kayıp vermeden 6 ''Suriye'' Mig'ini düşürmesi de kendilerini alarma geçirmeli idi. ''Mısırın'' ''6 gün savaşı'' öncesi hamleleri büyük bir çatışmaya girmeyi düşünmedikleri ortaya koyuyor. Oysa ki israil yapısının politikaları israil yapısı açısından kendilerine göre çok daha millidir ve aman vermeden saldırırlar. Hatta videoda bu saldırıları yıllardır planladıklarını ve bunun bir sır olamadığını israil yapısının eski pilotu fütursuzca söyler. israil yapısının istihbarat başarısının yanına kendileri açısından 'milli' faaliyetleri, ''Arap devletlerine'' başka bir artıları olmuştur. 

'' Mısır hava kuvvetleri ise bir savaş ihtimalini hiç de dikkate alıyormuş gibi görünmüyordu.'' 

Mısırlı askeri analist Hüsam Sveylem: '' Bizim uçaklarımız hava alanlarında park halindeydi. Onları Zürih hava alınında bekliyor sanırdınız. Hiç bir hava savunma sistemleri, hiç bir sığınakları yoktu.''

İşte Mısırlı analistin çizdiği, milli ihtiyaçlara; bırakın taarruzu en azıdan milli savunma ihtiyacına cevap veremeyen ''Mısır hava kuvvetleri'' portresi ve israil yapısının ''Mısır devleti hava alanları'' hakkında ''Mısır devleti''nin aymazlığı sayesinde rahatlıkla toplayabildiği istihbaratlar bize şunu anlatmakta: Osmanlı'nın tasfiyesi üzerine türetilen ve kendilerini devlet sanan ''devletçikler'' bölge insanlarının başına beladır. Bu devlet diye geçinen yapılar, bu örnekte görüldüğü üzere büyük ve güçlü görünen ancak gerçekte işe yaramaz ''devlet kurumlarıyla'' bu toprakların halklarına, sonuç itibariyle bir zulüm uygulamaktadırlar. Oysaki gerçekte Batı kuklası olan bu diktatörlükler yakın zamanda bir dünya savaşı atlatmış ve iki süper gücün ki biri ''dünya hakimi'' İngilizlerin saldırısının püskürten bir 'devlet disiplinine' dahildiler. Bu İngilizler ki; ''dünya hakimiyeti'' için Londra'nın kenar mahallerinde bile küçük kız çocuklarına açlıktan domuzların yiyeceğini çaldıran, kolluk kuvvetlerinin çıkan bir mahalle isyanında '(isyancıları)kesin, kestiğiniz kadar verginizden düşecek!' anlayışıyla hareket eden ve bu sadece kendi öz vatanlarındaki uygulamaları olan İngilizler'dir. Bir de bunların dünyadaki milyonları sömürüp o gücü Çanakkale'ye püskürtmesini tasavvur edin. Üstelik Abdülhamid Han'ın tasfiyesinden sonra 'başsız kalan gövdenin' başarısıdır bu sadece. Abdülhamid Han'ın hakanlığı ile strateji seviyesi yüksek olabilecek bir Osmanlı'da dünya savaşı süreci -savaşa aynen girilerek, belki girilmeden, belki de bölgesel müdahalelerle- çok karlı da atlatılabilirdi. Abdülhamid Han'ın tasfiyesinin Osmanlı'nın tasfiyesini hızlandırdığının ispatı olarak; hafiye teşkilatının eksikliğine ve bu sebeple Osmanlı coğrafyasında cirit atan düşman ajanlarına rağmen Osmanlı, ordusunun komuta kademesi dahil, bütün her şeyiyle bir dünya savaşını sağ salim atlatmıştır. Şimdi dünyadaki teknolojiyi de aynen takip eden bir Osmanlı devletinin hali nerede, bırakın teknolojiyi, onun 'devlet disiplininden' ufacık bir kırıntı bile taşımayan kukla ''devleçikler'' nerede? Bugünkü hali de ortada olan bu ''devletçiklerin'' Osmanlı'nın yenilgisi üzerine halklarını yozlaştırmak, onların içtimai hayatlarını çürütmeye çalışmak üzere icat edilmiş 'makineler' olduklarını idrak etmemiz gerek. Bu makineler bölge haklarını işleyerek onları siyonistlere ve emperyalistlere karşı dirençsiz hale getirmeye çalışıyor.

1967'de ataletten dolayı atıl ve anca Yemen iç savaşında Yemen insanına zarar verme kabiliyetinde olan ''Mısır hava kuvvetleri''  büyük oranda imha olur. Müttefik ''devletçiklerin'' hava saldırıları ise israil yapısınınki gibi, israil açısından milli olarak yıllarca hazırlanan bir 'motivasyondan' eksik olduklarından ve tabi ki 'devlet disiplininin' eksikliğinden olsa gerek etkisiz kalır. Mısır ordusu; en iyi ihtimalle, yani hainlik ihtimalini boş verelim, bir Osmanlı komutanı olmayan ordunun bir numarası Abdülhakim Amir'in emriyle Sina'dan geri çekilir. Durumundan çekinen komutanın tarihte verdiği askeri kararın doğruluğu ya da yanlışlığının şu an, en azından bizim, elimizde olmayan veriler yüzünden test edemiyoruz. Zaten baştan aşağı büyük bir hata olan sistemlerin günahını tek bir kişiye yıkmak da olmaz. Ancak yazımızın ana fikri olan sözlere dikkat kesilelim, bu coğrafyanın halklarında değildir sorun. Başlarında devlet diye geçinen yapılardadır ve bu halklar onları tasfiye etmediği kadar suçludur. Bizde de 'ne zaman adam oluruz-AB'ye girmeyi hak etmiyoruz' gibi anlayışlar kadar adaletsiz-zalim anlayışlar yoktur her halde. Bu tasfiye etmemiz gereken yapıların belki de  taammüden neden oldukları 'sosyal darwinizmden' kurtulmamız gerek. Mısırlı askeri analist Hüsam Sveylem, okumayı bilen için, bir 'sistem sorununa' dikkat çekiyor: '' Biz bu savaşta kandırıldık. Komutanlarımız adına utanç duyduk. Mısır ordusu savaşmadı, biz yenilgiden sorumlu değildik fakat dağlar kadar keder ve ıstırap çektik.'' 


Bizdeki 'makineleri' de tasfiye etmediğimiz müddetçe başımızın belada olduğunu ve Osmanlılaşmak zorunda olduğumuzu idrak etmemiz gerekmektedir...